28 Ekim 2018







James Dean'in Ölümünden Sonra Oscar Adaylığı Kazandığı Kült Film

East of Eden (1955)






  
      “Man has a choice and it's a choice that makes him a man.”


1955 yılında henüz 24 yaşındayken araba kazası sonucu aramızdan ayrılan ikonik aktör James Dean, kısa ama etkileyici sinema kariyerinde sadece 3 filmin başrolünde yer alabildi. Kendisinden söz edildiğinde ise şüphesiz bu filmlerden öncelikle Rebel Without a Cause (1955) akıllara geliyor. Ülkemizde Asi Gençlik ismiyle bilinen bu muazzam eser, hem Dean’in karizmatik “Bad Boy” imajı hem de oyunculuk yeteneği sayesinde ölümsüz bir yapıma dönüştü. Bu filmin yanında ise aktör, East of Eden (1955) ve Giant (1956) eserleriyle de aramızdan ayrılışının hemen öncesinde de benzer tarzda akılda kalıcı başrol performansları sergiledi. Hatta sanatçı, bu iki yapım ile birlikte ölümünden sonra Oscar’lara aday gösterildi. East of Eden ise bu açıdan daha da özel bir konumda; çünkü film, bu ödüllerin tarihinde bir aktöre ilk defa posthumous (ölümden sonra) bir adaylık verilmesini sağlayan eserdi.


            Gelmiş geçmiş en değerli Amerikalı yazarlardan olan John Steinbeck, 1952 yılında East of Eden (Cennetin Doğusu) isimli kitabını yayımladı. Roman, özellikle derin geçmişe sahip karakterleri ve iç içe geçmiş olay örgüsü ile oldukça başarılı bir eserdi. Bunun yanında, isminden ve karakterlerinden de anlaşılabileceği üzere Tevrat’taki Tekvin (The Book of Genesis) bölümüne de birçok gönderme yaparak “çok katmanlılığını” pekiştiriyordu. Kitabın 3 yıl sonra sinemaya uyarlanması da Steinbeck’in tam istediği gibi oldu; çünkü Dean’i ilk defa gördükten sonra kitabındaki Cal karakteri için mükemmel bir seçim yaptıklarına şu sözlerle kanaat getirdi: "Jesus Christ, he is Cal!"


            Özetle hikaye, dini ve prensiplerini hayatının merkezine koyan babasıyla iletişim kurmaya çalışan genç bir adamın bu meyanda annesi hakkındaki gerçeği öğrenmesini ele alıyor. Bununla birlikte de karakterimizin erkek kardeşi ve onun sevgilisi ile olan ilişkisi işleniyor. Böylelikle, hem bir aile draması hem de bir romantik dramanın harmanına tanık oluyoruz. Teknik açıdan ise film, döneminin en büyük yönetmenlerinden Elia Kazan’ın ellerinde olduğu için farkını hemen belli ediyor. Özellikle, kamera açılarının çeşit fazlalığı ve sahne arası geçişleri çok başarılı. Bu arada hemen belirtelim: Kendisi 1909 yılında Osmanlı dönemi İstanbul’unda Kazancıoğlu soyadıyla doğup daha sonra -maalesef- ABD’ye göç etmiş bir isim. Aynı zamanda şimdilerde The Big Sick ve Ruby Sparks gibi yapımlarla ünlenen aktris Zoe Kazan da onun torunu.


            (Spoiler)

            Filmin detaylarına inecek olursak, senaryo haliyle Steinbeck’in kaleminden çıkan romandan uyarlandığı için aynı zamanda söz konusu kitaptaki dini göndermelere de yer veriyor: Filmi izledikten sonra ise bu tarz gizli mesajlar taşıdığını öğrenmek gerçekten paha biçilemez! Adeta bir yapboz gibi bütün parçaları aklınıza oturtabiliyorsunuz: Esasen, yapılan göndermeler de daha önce ifade ettiğimiz üzere Tevrat’ta ve neredeyse bütün dinlerde bahsedilmiş olan Habil ve Kabil hikayesinden alınıyor. İngilizcesi Cain and Abel olan bu bölüm, inanışa göre ilk insanlar olan Adem (Adam) ve Havva (Eve)’nın oğullarını ele alıyor. Kabil’in Habil’i kıskanıp öldürmesiyle sonuçlanan bu olay, East of Eden’da da üstü kapalı olarak işleniyor. Hatta, malum Ekşi Sözlük başlığı da burada bir kez daha haklı çıkıyor.


            Filmde hem hikayenin işlenişi hem de karakterlerin isimlerinin fonetik yapısı bunu belirgin bir şekilde kanıtlıyor: James Dean’in hayat verdiği Cal karakteri, Cain’e; kardeşi Aron ise Abel’a benzetiliyor. Aynı zamanda iki kardeşin babalarının isminin Adam olması da tabii ki tesadüf değil. Üstelik, filmde “tanrısal” bir güce sahip şerif karakterinin de bir nevi tanrıyı betimlemesi bunun başka bir örneği. Bununla birlikte, filmin isminden tutun karakterlerin İncil diyaloglarına kadar birçok yerde dini göndermelere rastlamamız mümkün. Filmin odağına alınan konu ise gerçek iyinin ve gerçek kötünün neler olduğu ve bunların seçimlerle olan değişkenliği hususu.


  
          Genel olarak değerlendirmek gerekirse, oldukça ağır bir tempoda başlayan ve izleyiciyi hikayeye çekmekte zorlanan film, gittikçe ritmini bulup yarattığı gizeme de birçok anlam yükleyince değeri kat kat artıyor. Filmin başındaki durgunluğun yanında, filmin tek handikapı olarak, klasik müziğin bazı bölümlerde aşırı yoğun kullanılması söylenebilir. Ancak tabii ki 1955 yılına göre o dönemde alışık olduğumuz detaylar bunlar. Eserin düğümünün çözüldüğü son sahneler ise James Dean’in yürekleri dağlayan oyunculuğu sayesinde daha da değerli hale geliyor. Özellikle, babanın doğum günü sahnesinde üzüntüden boynuna atlaması gibi -hikayeye tamamen kendisinin eklediği öğrenilen- doğaçlamalar gibi birçok ustaca hareketi mevcut. Aynı zamanda, iç içe geçmiş bu aile ve romantik dramanın birbirleriyle filmin sonunda acayip etkileyici bir biçimde bağlanması da eseri kültleştiren başka bir unsur oluyor. Teşekkürler Steinbeck, teşekkürler Dean!

Kaynak: 1, 2.