23 Nisan 2018






Her Parçasıyla Kalpleri Fetheden Albüm

Coldplay- A Rush of Blood to the Head

8,5/10







       
     1996 yılında Londra’da  birkaç üniversite arkadaşı tarafından kurulan Coldplay, şu an hem İngiltere’nin hem de dünyanın en baba topluluklarından biri. Günümüze kadar birçok “loop’luk” albüme imza atıp sayısız hiti kulaklarımızla buluşturan grup, daha ilk kayıtları Parachutes (2000) yayımlandığı anda bunun sinyallerini vermişti. Grammy ve Brits Ödülleri’ini eve götüren bu efsane kayıt ile topluluk, albümdeki Trouble ve şurada incelediğimiz Yellow gibi parçalar ile birlikte, “müzisyen fabrikası” İngiltere’den çıkan bir başka “yüksek kaliteli ürün” olmuştu. Devamında ise 2 yıl sonra A Rush of Blood to the Head albümü ile grup, artık kalıcı olarak en üst seviyedeydi.



            Albüm, grubun en önemli özelliklerinden birini kendisine karakter olarak benimsiyor: Muhteşem şarkı yazarlığı. Parçaların sözleri ve bestelerinde grubun 4 üyesinin de emeği var. Bu nedenle de tıpkı “eski” muadillerinden Radiohead albümleri gibi tam bir topluluk eseri bu. Vokal Chris Martin’in naif sesinden ve sihirli piyano parmaklarından tutun, gitarist Jonny Buckland’ın birbirinden dolu akor ve riff’lerine kadar birçok güzellik burada. Ayrıca, günümüzde grubun aşırı pop’laşmasından ötürü davulun çok arka plana atılmasıyla baterist Will Champion’ın yeteneği de geri planda kalıyordu. Ancak bu albümde, özellikle bazı parçalarda resmen Champion şov var. Bütün bu ögelerle birlikte albümün ne kadar ekip işi olduğunu anlayabiliyoruz.
            “Coldplay’i Coldplay yapan nedir?” diye sorulduğunda ise çoğu müziksever şu cevabı verecektir: Piyanonun fazlasıyla hissedildiği ve kadife sesli vokalli alternatif rock. Bu albüm, bütün bu tanımlamanın bir özeti. En önemlisi ise kayıttaki şahane şarkı yazarlığı, her parçada ayrı ayrı hissedilebiliyor. Coldplay’in en sevilen özelliklerinin, en kaliteli örneklerinden bir derleme gibi bir albüm bu. Açılışı Politik ile yapan eser, agresif enstrümantalleriyle dinleyicinin suratına adeta bir tokat gibi çarpıyor. Parçanın da aslında amacı bu: Şarkı, 9/11 olaylarından hemen sonra yazılmış ve bize “Open up your eyes” diyerek dünyadaki problemlere kayıtsız kalmamamızı söylüyor.


            In My Place, grubun belki de her üyesinin etkinliğinin en yoğun hissedildiği işlerinden biri. Herkes görevini başarıyla yapınca, ortaya bu denli tatlı bir eser ortaya çıkıyor. Aynı zamanda, Guitar Hero 5 oyununda da çalınması aşırı zevk veren şarkı, Buckland’in gitarlarının huzur veren önderliğinde dinleyiciye “kaliteli grup müziği”ini dinlediğini hissettiriyor. Ardından gelen, God Put a Smile Upon Your Face ile aynı kaliteyi devam ettiren topluluk, sözleriyle de yaşadığımız hayata şükretmemiz gerektiğini ve ölümden sonra gideceğimiz yeri bilmediğimizi söylüyor. Hem sözleriyle hem de gitarların öne çıktığı bestesiyle albümün önemli parçalarından.

             The Scientist ise belki de Coldplay’in hayatımıza en çok dokunan şarkılarından biri. Anlattığı hikayesi ve derinliğiyle her anlamda kusursuz bir alternatif rock eseri. Üstelik, terse akan müzik klibi de gerçekten “ikonik” dediğimiz bir video. Hatta Martin de sırf bunun için sözleri tersten ezberlemek zorunda kalmış. Şarkı ve video bu anlamda ayrılmaz bir ikili gibi: Özellikle de  “Oh take me back to the start.” dizesi ile klibin uyumu resmen eşsiz. Parça, ilişkilerdeki ayrılıkları en doğal haliyle bizlere anlatırken Martin’in vokal performansındaki duygusallık ise insanı adeta hipnotize ediyor.


            Coldplay piyanosunun zirvelerinden biri olan Clocks, akıllara yerleşen o melodisiyle ve Martin’in “You are” falsetto’larıyla grubun en özel işlerinden biri olduğunu kanıtlıyor. “The lights go out and I can't be saved. Tides that I tried to swim against. Have brought me down upon my knees. Oh I beg, I beg and plead” gibi etkileyici sözleriyle de bir “kurtuluş” arayışındayız. Ayrıca parça, 2009 yılında David Guetta ve Kelly Rowland hiti When Love Takes Over’a da sample olarak kullanılmıştı. Albümün bir başka güzelliği Green Eyes ise her ne kadar kaydın en değerli parçalaraından olsa da çoğu Coldplay konserinde çalınmadı: Martin’in o zamanki eşi (mavi gözlü) ünlü aktris Gwyneth Paltrow’dan önceki “yeşil gözlü” sevgilisine yazdığı bu şarkının Paltrow’u etkilemesini istemedi. Böylece, “Honey you are a rock upon which I stand.” gibi enfes bir dizeyle başlayan bu şarkı, grubun en underrated eserlerinden oldu.


            Albümle aynı adı taşıyan A Rush of Blood to the Head ise kontrolsüz duygusallığı ifade eden intikam dolu sözleriyle gerçekten kaydın en unutulmaz parçalarından oluyor: “Said I'm gonna buy a gun and start a war. If you can tell me something worth fighting for.” sözleri, dinleyiciyi anında vuruyor. Genel anlamda ise albüm, daha önce ifade ettiğimiz gibi her parçasıyla kalpleri fetheden bir eser. Sadece albüm, ilk kısmındaki kalitesini ikinci kısmında biraz düşürüyor tek eksiği de bu. Özetle, yukarıda değindiğimiz bütün bu parçalar nedeniyle zevkle dinleyebileceğiniz bir Coldplay klasiği!

Kaynak: 1





Athena'nın Yerlere Göklere Sığamayan Albümü

Athena- Pis

8,5/10





    
        1987’dan beri ülkemizde “yerli malı” kaliteli müzik üreten Athena, müzik tarihimizin en büyük birkaç topluluğundan biri. Grup, Gökhan ve Hakan Özoğuz kardeşler tarafından şuradaki imajlarıyla bir trash metal grubu olarak kurulduktan sonra zamanla ska, punk, garage ve alternatif rock’a evrildi. Bu yolculukta da kalplerimizi fetheden birçok hit parçanın sahibi oldu. Hatta 12 Dev Adam’dan tutun For Real’ına kadar yerli müziğimize yeri doldurulamayacak izler bıraktı. Grubun en takdir edilesi yönü ise geçmişteki başarıları kadar, bunları günümüzde de istikrarlı bir şekilde sürdürmek oldu. Onları ana akıma taşıyan Holigan (1998) muazzamlığından beri formunu kaybetmeyen topluluk, yedinci stüdyo albümleri Pis (2010) ile de yeni bir jenerasyonu daha kendilerine bağladı.


            Özoğuz kardeşlerin babalarının vefatından sonra müziğe ufak bir ara verip bir süre Londra’ya taşınmaları sürecinin sonunda ise çok özel bir albüm ortaya çıkıyor. Daha önce Jamiroquai (camiryo) ve Pet Shop Boys gibi efsanelerle çalışmış müzik adamı Mike Nielsen’in “tertemiz” prodüktörlüğünde grup, gerçekten de çok özenli bir işe imza atıyor. Grubun ska kökenlerinin korunup garage rock’a evrildiği albüm, özellikle Hakan Özoğuz’un da gitar riff’lerinin olağanüstü zenginliğiyle dopdolu bir eser oluyor. Ayrıca Gökhan Özoğuz’un da kendine özgü şarkı sözleri ve vokali, her zamanki kalitesini koruyor: Türkiye’de onun gerçekten eşi benzeri yok. Bir bütün olarak zevkle dinlenilen bu albüm ile grup, belki de son klasiği olan 2002 yapımı Herşey Yolunda (Evet, “her şey” değil.) kaydının ardından en komple eserini yaratmış oluyor.


            Kalb-i ile açılan albüm, dinleyiciyi enerjik karakteri ve akıp giden melodik gitarlarıyla karşılıyor. Böylelikle, benzer karakterdeki bu albümün bütünü için de bizlere 2 buçuk dakikalık uzun bir intro oluyor. Serseri Mayın ise hem bu kaydın hem de grubun en başarılı işlerinden biri. Parçaya çok yakışan delirmeli videosu ile de hafızalara resmen kazınmayı başarıyor. “Bir sevgilim olsa, giderim balayına. Ah bi de bekarsam, giderim alayına.” gibi orijinalliğin âlâsı olan sözleriyle de nakarat dinleyeni tam anlamıyla uçuruyor. Özellikle nakarat öncesi verilen es de sizi adeta buna hazırlıyor. Ayrıca, gitarları olsun, geri vokalleri olsun çok özenle işlenmiş bir şarkı bu. Ülkemizde gerçekten de böyle düzenlemeleri olan bir sound’a sahip az iş var.


            Arsız Gönül, belki de son dönemki X jenerasyonunun çoğunluğunun da Athena’yı çok sevmesinin en önemli sebeplerinden biri. Akılda kalıcılığı ve temposu ile gerçekten her anlamda yeni nesle çok da uygun bir parça. Ayrıca bol ünlülü bir klibe de sahip daha ne olsun! “Ben mesela, uçarım mesela, yerlere göklere sığamıyorum.” sözleriyle insanı daha ilk saniyesinden yakalayan şarkı, özellikle verse’leri başta olmak üzere genel olarak da tam bir Gökhan Özoğuz vokali şovu. “Oooo fırtınalar esiyor” bölümü de gruptan çıkan bir başka tribün marşı adayı gibi.


            Aslında sözleri futbol takımlarına uyarlansa tribünlere çok yakışacak başka bir parça olan Delik Deşik, albümün en tatlı eserlerinden biri. Klasik bir Athena reggae / ska ritimli gitarlarıyla başlayan şarkı, “Biliyorlar, biliyorlar. Bu sefer bizim için geliyorlar!” sözleriyle adeta bir marş havasına bürünüyor. Devamında da enstrümanlar agresifleşince alternatif rock’a bağlayan şarkı, resmen tarz olarak Athena’nın kariyerinin ufak bir özeti gibi. Gülün Dikeni ise albümde dikkat çeken bir başka güzellik. Özellikle şarkının ortasındaki gitar solosu gerçekten de çok yakışmış. Ayrıca funk rock-vari enstrüman kullanımı ile parça, hafiften de Red Hot Chili Peppers hissiyatını andırmıyor değil.

            Albüme adını veren Pis parçası ise Athena’nın her anlamda en olgun işlerinden biri. Prodüksiyonun özeninin en çok hissedildiği şarkılardan biri olan eser, dikkatli dinlendiğinde altyapılarındaki en ufak detay bile fark edilebiliyor. Üstelik, şarkı içindeki tempo değişimleri de parçaya ekstra bir yoğunluk katıyor. Bunun dışında, genel olarak albüm ise sonlara doğru vitesi kalite anlamında biraz düşürse de genel anlamda grubun en özel işlerinden biri haline geliyor. Kesinlikle baştan sona zevkle dinlenilecek bir eser bu. Yerlere göklere sığamayan bir albüm!

Kaynak: 1, 2.

18 Nisan 2018







Leonard Cohen'in Romantizm ile Dans Ettiği Albüm

Leonard Cohen- Various Positions

9/10







       
     2016 yılında kaybettiğimiz Leonard Cohen, gelmiş geçmiş en usta şarkı yazarlarından biriydi. Ardında o kadar fazla klasikleşmiş eser bıraktı ki onun bu güzellikleri artık bir nevi anonimleşmeye başladı. Bunun dolayısıyla da ortaya birçok muazzam cover çıktı. (Bkz. Jeff Buckley, REM, The Civil Wars vs.). Cohen, 70’ler ve 80’ler başta olmak üzere her döneme izini bırakmayı bildi. Hatta vefatından günler önce 14. albümü You Want It Darker yayımlandığında tam 82 yaşındaydı. Buna rağmen veda niteliğindeki bu kayıt, sanatçının belki de en başarılı albümlerindendi. Kısacası bu efsanevi Kanadalı, her şeyden öte müziği sevdi. Bunun sonucunda da karizmatik vokali, gitaristliği ve en önemlisi şarkı yazarlığıyla ardında olağanüstü işler bıraktı. Bu işlerden sadece biri olan Various Positions (1984) ise içinde sanatçının birçok hitini barındıran çok değerli bir eseriydi.


            Cohen’in 7. stüdyo albümü olan albüm, şarkıcının synth kullanımını yoğun bir şekilde kullandığı kayıtlarından biri. Bunun yanında, vokallerde kendisine eşlik eden Jennifer Warnes’ın etkisinin bu sefer oldukça yoğun olduğu bir eser. Albüm ile ilgili en önemli özellik ise içinde birbirinden değerli Cohen hitine sahip olması. Buna rağmen, bir bütün olarak baştan sona dinlenildiğinde ise kusursuz bir yapıyı ıska geçen bir kayıt. Söz konusu durumun en büyük sebebi ise albümdeki bu güzelliklerin yanındaki parçalar, Amerikan tabiriyle birer “filler”; yani albümün süresini doldurmak için oraya konmuş gibi. Bu durum dışında ise mükemmele yakın bir folk / soft rock eseri bu.


            Dance Me to the End of Love, albümün açılışını yaparken dinleyiciyi de akılda kalıcı melodisi ve sözleriyle hemen etkisi altına alıyor. Esasen bu düğün temalı aşk sözlerinin kökeni, Holokost’a ithafen yazılmış olsa da tabii ki anlamları sembolizmle süslü. Cohen, Cbc Radio röportajında şarkının asıl anlamını buraya bağlamış ve bu da Ekşi’de paralel bir şekilde şöyle özetlenmiş. Ayrıca şarkıcı, “Lift me like an olive branch and be my homeward dove.” gibi sözlerle de aşkın barışı da simgelediğini ustalıkla ifade ediyor. Şüphesiz bir şekilde söyleyebiliriz ki, bu parça sanatçının en özel işlerinden biri.


            Hallelujah hakkında ne söylenebilir ki! Müzik tarihinin -Happy Birthday’i saymazsak- The Beatles klasiği Yesterday ile birlikte en çok cover’lanan şarkılarından biri bu. Hatta aslında şarkı, içerdiği Yahudilik metaforların sınırlarını çoktan aşmış ve evrenselleşmiş bir modern ilahi. Şarkının zamana ait olmayan bu evrenselliği bir yana, Shrek’te bile Rufus Wainwright versiyonuyla kullanılabilecek bir (7’ten 77’ye) etkileyiciliği var. İsmini Türkçe’ye “Tanrı’ya şükürler olsun” gibi çevirebileceğimiz şarkı, müziğin aslında kendi dilinin olduğunun bir kanıtı. Cohen’in ise özellikle şu Londra performansını, bu dünyadan bir 7 dakikalığına uzaklaşmak isterseniz mutlaka izleyin. Özetle söyleyecek hiçbir söz yok; çünkü müzik tarihinin en güzel parçalarından biri.


            The Law, “There's a Law, there's an Arm, there's a Hand” sözleriyle kalbinizi çalan başka bir romatik güzellik. Özellikle sanatçıya eşlik eden vokaller burada parçaya çok yakışıyor. If It Be Your Will ise albüme harika bir kapanış yapıyor. Bütün kayıtta hissedilen o 1. tekil hava, bu şarkıda da etkili. “If it be your will. That I speak no more. And my voice be still. As it was before” ile başlayan şarkının -ve hatta albümün- tamamında Cohen, aşkı için her şeyden vazgeçebileceğini ifade ediyor. Hissettiklerini olduğu gibi dışa vuran şarkıcı, bunun bir sembolü olarak da albümün kapağına da kendi kendini çektiği polaroid bir fotoğrafını seçmiş. Albümdeki söz edilen şarkılar dışındaki diğer parçalar, onların gölgesinde kaldığı için bu kayıt, neredeyse kusursuz bir eser. Sonuçta, Cohen’in romantizm ile dans ettiği ve bizlere de ettirdiği bir klasik. Huzur içinde yat büyük usta!

Kaynak: 1, 2.





Kurt Cobain'in Vedasından 1 Yıl Önceyi Anlatan Nirvana Albümü

Nirvana- In Utero

9/10






     
       5 Nisan 1994’te yaşamına son veren Nirvana lideri Kurt Cobain, henüz 27 yaşında verdiği bu kararın öncesinde o an dünyanın zirvesinde olan bir rock yıldızıydı. Nirvana trio’su, ilk kayıtları Bleach (1989) sonrasında müzik tarihini değiştiren şaheserleri Nevermind (1991) ile birlikte grunge akımını zirveye taşımıştı. Rolling Stone’a göre gelmiş geçmiş en iyi 17. albüm olan bu eser sonrası grubun gidişatı da merak ediliyordu. Bütün dünya tarafından -haliyle- beklenti içine sokulan grup, üçüncü stüdyo albümleri In Utero’yu 1993 yılında yayımladı. Aslında albüm ismi, I Hate Myself and Want to Die olacaktı; ancak grup isimdeki iğnelemenin anlaşılamayacağını düşünüp değiştirdi.


            Bu albüm ile grup, popülaritesiyle tavan yapmış ve rekor üstüne rekor kırmış Nevermind albümündeki sound’u tam anlamıyla devam ettirmiyor. Garbage’ın davulcusu olarak da tanınan Butch Vig prodüktörlüğünde efsaneleşen o albümün devamında da grup ters köşe yaparak Steve Albini ile çalışıyor. Albini, çoğunlukla alternatif / noise rock devi Pixies ile yaptığı çalışmalardan bilinen bir isim. Şuradaki röportajda da ifade edildiği üzere, Nirvana da dönemindeki çoğu büyük grup gibi bir Pixies hayranı. Bu sonuçlara bakıldığında, albümün noise, alternatif ve garage rock gibi gitarlarda aşırı özgür ve dağınık distortion efektlerinin olduğunu söyleyebiliriz.


            1993 Şubat’ında sadece 2 haftalık bir sürede bir evde kaydedilen albüm, özellikle bu hızlı hücum kayıt ve seslerin stüdyodan daha doğal gelmesi hususlarında çok hassas. Grubun o zamanki davulcusu ve şu anki Foo Fighters lideri Dave Grohl da şurada bu konuyu çok içtenlikle dile getiriyor. Albüm, piyasaya çıktığında genel olarak çok olumlu eleştiriler alsa da In Utero’nun Nevermind seviyesinde enerjik ve popüler grunge hitleri barındırmadığını söyleyen bir kesim de mevcut. Ne olursa olsun, grubun üçüncü albümleriyle yaptığı bu cesurca hamle her müzik topluluğunun başarabileceği bir durum değil: Nirvana, bu albümdeki müzik tarzıyla da zirvede kalmayı başarıyor.


            Heart-Shaped Box, albümün en özel işlerinden biri kuşkusuz. Aynı zamanda ilk single olan parça, özellikle sözlerindeki ince detaylar ve Cobain’in nakaratlardaki vokal çıkışlarıyla fark yaratıyor. Bu arada ilginç bir detay daha: Cobain, albümdeki bütün vokallerini sadece 6 saatte kaydetmiş. Parçaya dönecek olursak sanatçı, “She eyes me like a Pisces when I am weak.” ile balık burcu olduğunu vurgulayarak astroloji ile yakından ilgili rock yıldızı eşi Courtney Love’a bir gönderme yapıyor. “I've been locked inside your heart-shaped box for weeks.” gibi sözlerle de aslında daha sonra burada da belirtildiği gibi aslında şarkının adının Cobain ve Love arasındaki cinsel ilişkiye gönderme olduğu ifade ediliyor.

            Rape Me, Cobain’in de açıkça değindiği üzere tamamen bir “Tecavüz karşıtlığı” şarkısı. Çok tartışılan sözlerinin yanında, parçanın gitar riff’lerinin de grubun en büyük hiti Smells Like Teen Spirit’e göz kırpması dikkatlerden kaçmıyor. Sade yapısıyla dinleyenleri adeta yakalayan parça, albümün de en iyilerinden oluyor. Dumb ise gerçekten de oldukça açık ve optimist (!) şarkı sözleriyle daha ilk saniyesinden dinleyiciyi etkileyen bir eser. Keşke bu şarkının sözlerinin hepsini buraya kopyala-yapıştır yapabilsek! Özellikle grubun efsanevi New York konserinde parça, akustik olarak da ayrı bir değerli.


            Pennyroyal Tea ise Cobain’in bestesini tam 30 saniyede yaptığı, sözlerini ise 30 dakikada yazdığı hızlı bir güzellik. Albümün en başarılı parçalarından olan şarkı, “Give me a Leonard Cohen afterworld. So I can sigh eternally.” gibi sözlerle akıllara kazınıyor. Cobain, şurada depresif ya da hasta olduğu zamanlar -ironik bir şekilde- Cohen dinlemeyi sevdiğini söylüyor. Bir başka ön plana çıkan şarkı, Radio Friendly Unit Shifter ise isminden de anlaşılabileceği gibi hedefine medyayı almış bir eser. “What is wrong with me” nakaratı ise parçayı bir üst seviyeye taşıyan sade ama etkili bir unsur.


            Albümün kapanışını yapan All Apologies, Cobain’in eşi Love ve kızları Frances Bean Cobain'e ithaf ettiği özel bir parça. Özellikle sözleri ve verse’lerdeki vokal kullanımlarındaki iniş-çıkışlarda dikkat çeken parça, kayda olabilecek en başarılı kapanışlardan birini yapıyor. Genel olarak ise albüm, her zamanki gibi şarkı sözleri ve bestelerin yüzde 90’ında Kurt Cobain imzası olan bir iş. Sanatçının, albüm yayımlandıktan 6 ay gibi bir sürenin ardından intihar etmesi ise bu eseri ayrı bir önemli kılıyor. Her anlamda sadece “istediklerini” özgürce gerçekleştirebildikleri için grubun da en doğal sound’lu ve özgür albümü bu. Tabii ki en önemlisi ise kayıt, sözleriyle ve hissiyatıyla Cobain’in vedasından 1 yıl önceyi anlatan bir sanat eseri. Dinleyin ve Cobain’i en özgür şekilde anın!

Kaynak: 1, 2.


   


İhtişamlı Yolculuğun En Önemli Durağı Olan Albüm


Lana Del Rey- Born to Die

8,5/10






  
       Amerikalı sanatçı Elizabeth Woolridge Grant, ilk önce Lizzy Grant daha sonra da Lana Del Ray olarak girdiği müzik piyasasında Ray’i Rey olarak değiştirdiği andan itibaren hayatımızda. Popüler kültürün önemli bir parçası olan şarkıcı, 50 ve 60’ların Amerika’sına ait retro bir tarza sahip. Bu orijinalliğin yanında bir de fotojenik güzelliğini eklediğimizde ise ortaya modern bir drama ikonu çıkıyor. Sanatçı, eski ismiyle 2010 yılında yayımladığı ilk albümünde Yayo ve Kill Kill gibi işlerle hiç de fena olmayan bir çıkış yapmıştı. Ancak şarkıcı, esas çıkışını ise 2 yıl sonra piyasaya sürdüğü Born to Die eseriyle yaptı. Bu albümün kalitesi ve inkar edilemez pr’ı ile birlikte, “genç kızların onun gibi; erkeklerin de  onunla birlikte” olmak istediği bir ikona dönüştü.


            Kayda adını veren parça Born to Die ile açılan albüm, ilk saniyesinden itibaren yoğun bir şekilde kullanılan yaylı ağırlıklı klasik müzik altyapılarıyla birlikte bizlere bir baroque pop şöleni sunuyor. Aynı zamanda minimalist beat’leriyle genel olarak indie pop olarak adlandırılabilen bu tarz, albümün bütününe de hakim. Retro vokal tarzı ve görsel imajının yanında modern altyapılar harmanlandığında, ortaya böyle orijinal bir iş çıkıyor. Klibinde yalnız bir alanda tahtta oturduğu bu şarkı ise sanatçının hüzünlü ancak görkemli işlerinin bir özeti gibi. Özellikle de “Come and take a walk on the wild side. Let me kiss you hard in the pouring rain.” bölümündeki vokal varyasyonu muazzam.


            Video Games, albümün şüphesiz en önemli işlerinden biri: İlk single olarak yayımlanan parça, Lana’nın ne kadar başarılı bir balad yazarı olduğunun kanıtı. Çoğunlukla hüzünlü aşk hikayeleri anlatan sanatçının sözleriyle de dinleyeni etkilediği bir şarkı bu: “Heaven is a place on earth with you.” gibi sözler, duygu yoğunluğunu lirikal açıdan da bizlere sunuyor. Blue Jeans ise fazlasıyla eleştirilen ve tamamının olduğu videosu kaldırılan “gergin” SNL performansının haricinde hafızalarda tatlı bir şekilde yer eden başka bir Lana hiti. Sözlerinden de rahatça anlaşılabildiği üzere şarkıcının eski sevgilisini James Dean’e benzettiği bu şarkı, aynı zamanda vokal anlamında da çok etkileyici.


            Albümün genelindeki prodüksiyonda olduğu gibi Del Rey’in fazlasıyla ön plana çıkan vokallerinin ekseninin ardındaki enstrümantaller ve altyapılar bilinçli olarak sade bir yapıda. Buna rağmen bazı parçalarda ister istemez sadelik basitliğe dönüşüyor. Albümün ufak sıkıntılarından biri bu. Ancak kaydın en önemli özelliği ise vokali ön plana çıkartırken Lana’nın bunu çok özel bir biçimde kullanması oluyor. Sesindeki iniş-çıkışları ve farklılaşmayı fazlasıyla doğru bir şekilde ayarlayan sanatçı, aynı kalıbın içinde farklı tatları yakalıyor.


            Vokalin çeşitliliği için öncelikle koro çıkışlarıyla dikkat çeken National Anthem akla geliyor. Aynı zamanda da parça, “Red, white, blue is in the sky.” sözleriyle bayraklarına ve -dikkatli bakıldığında- albümün kapağına selam çakıyor. Carmen’deki Fransızca bölümde ise bizlere sanki kasvetli ve bol ödüllü bir Fransız filminden soundtrack dinletiliyor. Off to the Races ise özellikle “Races / cases / chasers” bölümündeki şaşırtan incelikteki vokallerle de bu farklılığa başka bir örnek.

            Albümün en çok akılda kalan işlerinden Dark Paradise, yakalayıcı nakaratıyla dinleyeni hemen kendisine bağlıyor: “Every time I close my eyes, it's like a dark paradise. No one compares to you. I'm scared that you won't be waiting on the other side.”. Aynı zamanda şarkı, bu albümün daha geniş baskısı olan Born to Die: The Paradise Edition’ın ismine de ilham olmuş. Bunun dışında, Summertime Sadness ise kaydın en özel işlerinden biri. Hem de hem orijinal hali hem de remix’iyle birlikte: Cedric Gervais imzalı Grammy ödüllü bu remix, 2013 yazının marşlarından biri oldu. Özellikle yabancı pop ağırlıklı çalan Türk radyoları, günde 100 defa çalıyordu. Parça, adından da anlaşıldığı üzere albümün hüzünlü yapısının bir başka güzelliği.


            Genel anlamda bakıldığında baştan sona büyük bir zevkle dinlenebilen albüm, Lana’nın bu ihtişamlı kariyer yolculuğunun da en önemli durağı gibi gözüküyor. Albümden çıkan bütün single’lar dünya çapında hit oldu ve böylelikle de kayıt 7 milyonun üzerinde sattı. En önemlisi de sanatçının o karakteristik sesiyle birlikte bir indie proje olarak tasarlanan albüm, şarkıcıyı ana akıma taşıdı. Böylelikle de indie pop’un dünya genelindeki etkisi önemli bir yere taşındı. Bu albüm, indie pop’un kutsal kitaplarından biri!

Kaynak: 1

7 Nisan 2018






Tom ve Summer'ın Hikayesine Eşlik Eden Muazzam Albüm

(500) Days of Summer Soundtrack

9/10







      
      2009 yılının en çok iz bırakan filmlerinden (500) Days of Summer, senaryosu başta olmak üzere, oyunculukları ve yönetmenliğinin sayesinde modern bir klasik haline geldi. Film, ilk saniyesinden finaline kadarki ince detaylarıyla buram buram emek kokuyordu. Sebebi de belliydi: Film, senaristler Scott Neustadter ile Michael H. Weber ikilisinin ve yönetmen Marc Webb’in ilk deneyimiydi. Bunun sayesinde de sanki debut albümünü çıkaran bir müzik grubu gibi her şeylerini ortaya koyarak özenin en üst seviyede olduğu bir iş sunuldu. Müzik demişken, yönetmen Webb, bu filmin öncesinde My Chemical Romance ve AFI gibi birçok emo-punk grubunun videolarını çekmiş bir klip yönetmeniydi. Bu nedenle de yönetmenin müzik ile ayrı bir bağı da vardı. Bunun bir getirisi olarak da 500 Days’deki müzik kullanımı çok yoğun ve özenli oldu: Hatta film, sanki aralarında replikler olan 1 saat 35 dakikalık bir müzik klibi gibiydi. Bu da kendine özgü tarzının ve başarısının anahtarlarından biri.


            Filmin soundtrack albümü birbirinden değerli ismin eserlerinden oluşuyor: Hem eski zamanlardan “klasik” olarak tabir ettiğimiz sanatçılar hem de piyasanın yeni yüzlerinden kaliteli gruplar var. Bu sayede de albümde olağanüstü bir denge var. Neredeyse her yaştan dinleyiciye hitap eden bir albüm bu. Ancak özellikle de indie müziğe ilgili izleyiciler ve dinleyiciler için yeri ayrı. Albümün tamamının bu tarz bağımsız ve alternatif müzisyenlerden oluşması ise bunun en büyük sebebi. Bununla birlikte, kayıttaki her parça birbirinden ayrı hikayeye sahip güzellikte. Hepsinin büyük bir özenle seçildiği belli. En önemlisi de albümü baştan sona 1 defa bile dinlediğinizde filmi kafanızda canlandırabiliyorsunuz. Neredeyse her önemli sahnesinde bir şarkı kullanılan bu filmdeki müzikler, aslında gizli kahramanlar.


            (Spoiler) Albümün henüz ilk saniyesinden filmi yaşamaya başlıyorsunuz: A Story of Boy Meets Girl ile hikayeye giriş yapıyoruz. Karakterlerin özetle tanıtıldığı bu konuşma sonrası gelen Us ise bir Regina Spektor güzelliği. Piyanosuyla meşhur sanatçının her zamanki optimistliğini konuşturduğu şarkı, filmin kahramanları Tom ve Summer’ın küçüklük sahnelerini bizlere hatırlatıyor. Ardından gelen The Smiths klasiği There Is a Light That Never Goes Out ise filmin neredeyse en önemli sahnesinin kalbi. Meşhur asansör sahnesine eşlik eden efsane şarkı, Morrissey’in sözleriyle ve Johnny Marr’ın gitarlarıyla aşkı en dramatik şeklinde yorumluyor.


Filmde Tom’un Summer’ın dikkatini çekmek için açtığı bir başka The Smiths klasiği Please, Please, Please Let Me Get What I Want ise özellikle şarkı sözleriyle o sahneye mükemmel bir şekilde yakışıyor. Ayrıca filmde Summer’a hayat veren Zooey Deschanel, müzik grubu She & Him ile bu parçayı albüm için tatlı bir şekilde cover’lıyor. Hatta Marc Webb yönetmenliğinde grubun en ünlü işlerinden Why Do You Let Me Stay Here? şarkısına alternatif bir klip de çekilmiş. Burada Deschanel’e danslarıyla eşlik eden ise filmde Tom’u canlandıran başarılı aktör Joseph Gordon-Levitt oluyor.


Daha önce ifade ettiğimiz gibi, müzikler filmin gizli kahramanları. Aslında bir adım da öteye gidelim, onlar bu filmin kalbi. Soundtrack albümünü dinleyince aklımızda o sahneleri yaşamaya devam ediyoruz: Örneğin, Wolfmother’dan Vagabond’un çaldığı top sektirme sahnesi, şarkının hemen başındaki davul kick’leri ve gitarlarıyla gözümüzün önüne geliyor. Bununla birlikte, filmdeki çiftimizin Tom’un işaretiyle binaların yüksek yerlerine baktıkları sahnede de indie rock grubu The Temper Trap’ten Sweet Disposition çalıyor. Parçadaki ince vokaller ve gitar riff’leri ise hala kulaklarımızda. Ayrıca filmin en tatlı sahnelerinden, Tom’un kendisini Harrison Ford kadar havalı hissettiği bandolu dans sahnesinin de yeri ayrı: Orada çalan Hall & Oates klasiği You Make My Dreams’in pozitif enerjisi filme fazlasıyla renk katıyor.


500 Days’in duygusal anlarında arka planda çalan eserlerden Quelqu'un m'a dit ise belki de Nicholas Sarkozy’nin eşi Carla Bruni’nin en özel şarkısı. Elliott Smith-vari bir dinginliğe sahip. Huzurun zirvelerindeki bir başka eser olan Simon & Garfunkel klasiği Bookends ise kısacık süresine rağmen inanılmaz etkili bir şarkı. Hatta bu şarkı, Deschanel’in daha önce rol aldığı unutumaz film Almost Famous (2000) ile bağlantılı! Hem de Deschanel’in, annesini oynayan Frances McDormand’la tartıştığı şu sahnede elinde tuttuğu albüm, bu şarkıyla aynı adı taşıyan eser: Simon & Garfunkel- Bookends.


Bunlarla birlikte, filmin bir başka meşhur sahnesi Expectations / Reality'de yer alan albümdeki ikinci Regina Spektor parçası Hero ise o sahneyi gözlerimizin önüne getiriyor. Ayrıca Tom’un karaoke sahnesindeki Pixies klasiği Here Comes Your Man de Meaghan Smith yorumuyla albümde yer alıyor. Böylelikle albümün indie grupları dinlemekten keyif alan müzikseverler için gerçekten çok başarılı bir derleme olduğunu söyleyebiliriz. Neredeyse her şarkının da filmde “hakkıyla” kullanılması başka bir detay. Bu nedenlerle Tom ve Summer’ın hikayesine eşlik eden bu muazzam albüm, hiç sıkılmadan zevkle dinleyebileceğiniz bir eser. En önemlisi de şarkıları dinlerken kendinizi birden o sahnelerde bulacağınız bir şekilde film ile bağlılar. Filmi izleyin, sonra da albümle filmi yaşayın!

Kaynak: 1




Klişeleri Yerle Bir Eden Mükemmel Albüm

Barış Manço- Sözüm Meclisten Dışarı

10/10






      
      1999 yılında henüz 56’sındayken kaybettiğimiz efsane sanatçı Barış Manço, bizlere bıraktığı olağanüstü eserler sayesinde aslında hep yanımızda. Kalplerimize dokunan parçalarının isimlerini ise teker teker buraya yazmak istesek sayfalar sürer. Bunun yanında sanatçı, birçok hiti müzik tarihimize kazandırırken haliyle de birbirinden değerli stüdyo albümlerine imza attı: Bunların içinde ise 2023 (1975), Yeni Bir Gün (1979) ve Sözüm Meclisten Dışarı (1981) eserlerinin yeri çok ayrı. Bunun başlıca sebebi ise Manço’nun bu albümlerinin müziğimizde birer devrim niteliğinde olmasıydı. Psycehedelic ve progresif rock akımlarını, buram buram Anadolu kokan yöresel işlerle harmanlayan öncülerden biri olmak ise onu tarihimizin en yenilikçi isimlerinden biri haline getirdi. Sözüm Meclisten Dışarı albümü ise bu etkileyici harmanın en değerli kanıtlarından biri.


            Albüm, 1981 Türkiye’sine göre tam anlamıyla klişeleri yerle bir eden bir yapıda. Hatta ne 81’i! Günümüz için de bunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Popüler müziğimizi zaten geçin, alternatif sahnemizde de bu denli bir deneyselliğe yer verebilen sanatçı sayımız şu an gerçekten çok az. Klişeler içinde yüzüyoruz. Ancak bu albümün açılışını yapan Adem Oğlu Kızgın Fırın Havva Kızı Mercimek parçasının sadece bu muazzam ismi bile bu farklılık için yeterli. Tabii ki esasen Manço’nun albümün genelinde yaptığı o yenilikçilik, tamamiyle müziğin kendisiyle alakalı: Süresi 6 dakikayı aşan 3 parçanın bulunmasının yanında, Şehrazat’ın % 70’i, Hamburger ve 2025 gibi Kurtalan Ekspres harikası enstrümantaller albümü zenginleştiriyor. Ayrıca Cacık gibi kafa açıcı konuşmalar ve Ce Sera Le Temps gibi tipik bir Manço Fransızca’sı da var bu albümde.


            Bahçede Hanımeli, Manço’nun vokalinin insanı hem dinginleştiren hem de üzen vuruculuğuyla ön plana çıkan bir “acapella türküsü”. Esasen bu derin parça, 2 dakikalık süresiyle ve hemen ardından acayip bir şarkının gelmesiyle, bir intro görevi de üstleniyor: Gülpembe, hem albümün hem de bütün Barış Manço diskografisinin en özel şarkılarından biri. Bir zamanların TV klasiği olan Sinan Çetin ile Film Gibi programının da -maalesef- fon müziği olarak da akıllara kazınmıştı. Ancak parçanın oradaki versiyonu, vefatının hemen ardından yayımlanan (!) derleme albümü Mançoloji’deki “arabeskleştirilmiş” versiyonuydu. Gülpembe’nin en önemli özelliği ise Manço’nun çok sevdiği babaannesinin vefatına yazılmış olması. Bu anlamda da hem sözlerindeki anlamın derinliği hem de bestesindeki o iki ayrı melodinin başı çektiği çeşitlilik, ortaya mükemmel bir sanat eseri çıkarıyor. Klipteki keytar ise hakkında unutulmayacak başka bir tatlı ayrıntı.


            Dönence, “Simsiyah gecenin koynundayım yapayalnız. Uzaklarda bir yerlerde güneşler doğuyor.” sözleriyle girdiği anda dinleyeni hipnotize eden bir başka Manço efsanesi. Şarkı sözlerinin yanında, enstrümanlar da parçanın en değerli unsurları olunca ortaya bir klasik çıkıyor: Özellikle bas gitarın büyük üstadı Ahmet Güvenç sayesinde de bas yürüyüşleri, Kurtalan Ekspres'in albümün genelinde yaptığı gibi, şarkıda da akıp gidiyor. Klavye ağırlıklı melodiye sahip parçada aynı zamanda sonlara doğru elektro gitar da devreye girince eser, altyapısal olarak kusursuzlaşıyor. Bir başka klasik Barış Abi hiti, Alla Beni Pulla Beni ise parçaya konuk olan Deniz Tüney’in vokalleriyle birlikte unutulmaz bir eser oluyor. Manço ile aralarındaki uyumun yanı sıra parçadaki -klavye başta olmak üzere- enstrümanlar da aynı uyuma eşlik ediyor.


            Bestesini Manço’nun eşi Lale Manço’nun yaptığı bir Arkadaşım Eşşek ise parça yayımlandığı zamanlar çocuk olanlar için ayrı değeri olan bir şarkı. Barış Manço, her yaştan insana hitap edebilen nadir sanatçılardan biriydi: TRT’de 10 yıl süren 7'den 77'ye adlı efsane çocuk programı da bunun en önemli örneğiydi. Bunun dışında albüme dönecek olursak, Hal Hal ve Ali Yazar Veli Bozar gibi önemli Manço hitleri de burada yer alıyor. Bu nedenle de baştan sona dinlemesi zevk veren klasik bir albüm bu. Her parçanın ayrı bir hikayesi ve derinliği var. En önemlisi de Türk müziğinde klişeleri gerçek anlamda yıkan yenilikçi bir eser bu. Bütün bu nedenlerle, 7’den 77’ye söyleyebiliriz ki, sen hala yaşıyorsun, hep yaşayacaksın ve iyi ki varsın Barış Abi!

Kaynak: 1






Tek Kanatla Uçmak İsteyen Bir Albüm

The Neighbourhood- The Neighbourhood

6,5/10






       
     2011’de California’da kurulan The Neighbourhood, müziğinin yanı sıra rockstar imajları, renkli fotoğraf vermemeleri ve siyah-beyaz klipleriyle birlikte oldukça özgün bir projeydi. Ancak her şeyin ötesinde, grubun ilk albümü I Love You. (2013) gerçekten de baştan sona mükemmel bir işti: Atmosferik altyapıların üstünde sade enstrüman kullanımları ve muazzam bir şarkı yazarlığının sonucuydu bu. Albümü özellikle gece 12’den sonra loop’a almaktan da kesinlikle bıkmıyorduk. Vokal Jesse Rutherford’un sakin ses tonu ve ilişki günlüğü tadındaki şarkı sözleri birleştiğinde de ortaya hiptonize edici indie-pop rock işleri çıkıyordu. Grup, 2 yıl sonraki Wiped Out! albümlerinde kalite anlamında biraz vites düşürse de yine aynı paralellikte yol aldı.


            2018’de kendi isimlerini taşıyan albümle geri dönen topluluk, bu sefer “aşırı elektronik olma bataklığı”na düşmüş gözüküyor. Klavyelerin ve elektronik altyapıların fazlaca kullanılması kesinlikle olumsuz bir durum değil; esas sıkıntı, bu bataklığa düşen grupların hepsinin tembelleşmesi. Bu anlamda Rutherford, sanki bir solo albümü yapmış gibi. Halbuki grubu başarıya uçuran iki kanadı vardı: Biri Rutherford, diğeri de grubun geri kalanı. Tabii ki böyle de olabilir durum gayet doğal; ancak albümün adı aynı zamanda grubun adı (!) ve hatta Rutherford zaten 2017 Kasım’ında bir solo albüm yayımladı. & isimli bu ilk solo albümü de bolca aşırı basit elektro-pop ve r&b ögeleri içeren tembel bir kayıttı.


            The Neighbourhood albümü, gerek solo albümlere benzemesi gerek de aşırı basit elekronik altyapı tembelliğinden grubun şimdiye kadarki en orta düzey işi gibi gözüküyor. Özellikle albüm kapağından bile görüldüğü üzere 5 (beş) kişi olan bu grubun enstrüman kullanımındaki özensizliği ilginç. Hatta bazı parçaların altyapısı, sadece metronom sesi gibi. Ancak her şeye rağmen, şöyle basları doya doya dinleyebildiğimiz, gitarları ve davulları hissedebildiğimiz işler de yok değil. Albümü de çoğunlukla onlar kurtarıyor. Hatta bu, bir “albüm”den de öte, eski EP’lerindeki parçalardan bolca bulunduğu için bir mixtape gibi bir kayıt. Yine de grubun her zamanki o karanlık tarzı korunuyor ve bunu bu sefer elektro-pop ve synth-pop şeklinde görüyoruz.


            Sadderdaze, albümün açık ara en başarılı parçalarından biri. Özellikle, ortalarındaki keman kullanımı, şarkıdaki bütün duyguyu yanıstmaya yetiyor. Bunun yanında, Rutherford’un ünlü olma yolculuğunu anlattığı şarkı sözleri de dikkat çekici. “Saturdays are not the same as they used to be. Sadder days, why do they keep on using me?” sözlerindeki “saturdays” ve “sadder days” kullanımı da tıpkı önceki albümdeki Prey’de gördüğümüz “pray” ve “prey” kelime oyunu gibi tatlı bir ayrıntı. Bunun dışında, Reflections da gruptaki diğer 4 elemanın ne işe yaradığını bizlere gösterebilen bir başka parça. Grubun en büyük işi Sweater Weather’ı andıran beat’lerin yanında, özellikle basların parçayı alıp götürmesi sizi hemen kendine bağlıyor.


            Bir başka bas güzelliği Nervous da kırılgan vokalleriyle albümün en akılda kalan işlerinden biri. Grubun eski albümlerinden çıkma bir şarkı gibi bu. Peki grubun bu yeni aşırı elektro olan beat tembeli halinden hiç mi sağlam işi yok? Rutherford gibi bir şarkı yazarıyla mümkün değil tabii: Synth’leri kendine çok yakıştıran Scary Love ve albümün açılışını yapan “nakarat şarkısı” Flowers başarılı örnekler. En önemli örnek olan Stuck with Me ise doğru yerlerde synth kullanımı ve “You are stuck with me. So I guess I'll be sticking with you.” outro’suyla kalpleri fethetmeyi başarıyor. Özetle, içinde yıllar sonra da dinlenilecek -maksimum- 2 ya da 3 parça olan ve daha çok mixtape özellikli bir solo albümü bu. Grubun hayranı değilseniz, bu kayıtla çok meşgul olmayın; ama kesinlikle I Love You. albümüne zamanınızı ayırın!

Kaynak: 1