17 Aralık 2014

Hozier- "Hozier"






İçimizdeki Son İrlandalı

Hozier- "Hozier"

7,5/10






İrlanda, müzik dünyasına çok sayıda şarkı yazarı müzisyenler kazandırmıştır: Orijinal tabiriyle “singer-songwriter” olarak nitelendirebilecek olan bu müzisyenlerden Van Morrison, Bob Geldof, Sinéad O'Connor ve U2’dan Bono başta olmak üzere birçok değerli sanatçı İrlandalı’dır. Son yıllarda ise Glen Hansard ve Damien Rice gibi çok önemli folk müzisyenleri ortaya çıkmıştır. Belki de yakın gelecekte adı bu isimlerle birlikte anılacak olan Andrew Hozier-Byrne için ise her şey gerçekten çok hızlı gelişti.

Kısaca soyadı Hozier ismini kullanan 1990 doğumlu müzisyen, üniversite eğitimini yarıda bırakıp kendini tamamen müziğe verip Anúna isimli antik vokal müziği topluluğuna katıldı. Buradaki 3 yıllık deneyiminden sonra 2013 yılının Eylül ayında ise hayatını kökünden değiştirecek olan ilk single’ı “Take Me to Church”ü Youtube üzerinden yayımladı. Aynı adı taşıyan EP’de yer alan parça, viral bir şekilde yayılıp İrlanda’da ve birkaç ülkede daha listelerde çok başarılı oldu. Hozier ise henüz tam anlamıyla bir albümü bile olmadan ismini geniş kitlelere duyurmayı başardı. 2014 Eylül’ünde ise “Hozier” isimli debut albümü yayımladıktan sonra ilk single “Take Me to Church” esas sıçramasını yaptı: Parça o kadar patladı ki başta Amerika olmak üzere birçok ülkenin listelerini domine etti, Empire ve Constantine gibi dizilerde kullanıldı, ayrıca The Voice 2014 programında finalistlerden Matt McAndrew’in söylediği parçalardan biri oldu ve şarkının bu versiyonu da listelerde uzun süre üst sıralarda yer aldı. Bununla birlikte başta Ed Sheeran olmak üzere birçok müzisyen şarkıyı kendi tarzlarında yorumladı. Her şeyin ötesinde de parça, son olarak açıklanan listeye göre 8 Şubat 2015’te gerçekleşecek olan 57. Grammy Ödülleri’nde “Yılın Şarkısı” gibi oldukça önemli bir dalda aday gösterildi.



Şarkı, özellikle sanatçının sesinin sınırlarını zorladığı nakaratıyla henüz ilk dinleyişte insanı bağlıyor, bunun yanında tabii ki videosunun da bu başarıda payı oldukça yüksek: Fugazi grubunun davulcusu Brendan Canty tarafından çekilen klip, iki erkeğin birbirlerine olan “yasak” aşkını konu alıyor. Klibin, bu denli bir sosyal mesaj içermesi de şarkının geniş kitlelere ulaşmasında ister istemez daha fazla etkili olduğu söylenebilir. Bunun yanında parça özellikle şarkı sözleriyle de çok fazla dikkat çekiyor: Hozier, din ile aşk üzerine parçada oldukça sert eleştiriler yapıyor ve genel anlamda da kendi dinini aşkıyla bütünleştiriyor. Bu tarz konularda bu düzeyde şarkı sözleri de günümüzde artık çok fazla rastlanılan bir şey değil, bu nedenle de diğer parçalarında da kullandığı şekilde kaleminin bu kadar sert olması sanatçıya kesinlikle bir orijinallik katıyor. Aynı şekilde şarkıcının yazdığı parçalar dışında sesi, ses aralığının genişliği ve onu kullanış şeklindeki olgunluk da kendisine son zamanlarda parlayan sanatçılar arasında başka türlü bir orijinallik sağlıyor.




Hozier’in kendi ismini verdiği ilk albümünün piyasaya sürülmesi, haliyle “Take Me to Church” ve sonrasında çıkardığı “From Eden” EP’lerinden başka birçok parçayı dinleyicilere açtı. Sanatçının başarısının anlık mı yoksa kalıcı mı olacağı ise kesinlikle bu albümün yapısına bağlıydı. “One-Hit Wonder” olarak tabir edilen, tek bir parçayla meşhur olan müzisyenlerden biri olup olmayacağının sorusunun karşılığı ise albümü sadece tek bir dinleyişte anlaşılabiliyor: Albüm, beklentileri hiç de boşa çıkarmıyor ve dinleyicileri gerçekten birçok hitle daha tanıştırıyor. Bunun yanı sıra Hozier’in canlı performansları da parçaların albüm versiyonunu aratmıyor hatta canlı canlı daha başarılı bile denebilir; sesini gerçekten çok iyi bir şekilde kullanıyor. Tabii şunu söylemek gerekir ki diğer parçalar “Take Me to Church”ün etkisini pek yaratamıyor; ancak bu durum albümün yılın en iyi işlerinden kabul edilemeyeceğini göstermiyor. Zaten her şarkı o etkiyi yaratsaydı, Hozier de birden göklere çıkarılan 18 yaşındaki Yeni Zelandalı Lorde gibi nitelendirilecek, aday olduğu bütün ödüllerin sahibi olacaktı. Şimdilik öyle bir durum söz konusu değil gibi gözüküyor.



Albümü 2014’ün en iyi işlerinden biri haline getiren parçalardan söz edilecek olursa öncelikle ilk single’ın ardından, “To Be Alone” dikkatleri çekiyor. Orta tempo bir blues- soul parçası şeklindeki şarkı, sözlerinin açıklığı ile yine etkilemeyi başarıyor: “It feels good, to be alone with you” dizeleri ve sonrasındaki melodi, akıllara adeta kazınıyor, bunun yanında parçadaki gitarlar da oldukça başarılı. Sanatçının tek başına sergilediği canlı performansı da ayrı bir güzel. Aynı zamanda Hozier’in müzik tarzını en iyi özetleyen parçalardan biri “To Be Alone”. Sadece bu parçada değil albümün geneline de yayılmış olan The Black Keys ve Jeff Buckley karışımı bir hava var sanatçıda. Özellikle blues-rock ve soul tarzının modern müziğe uyarlanmasında bu iki ismin etkisi, müzisyende rahatlıkla hissedilebiliyor.

Öne çıkan diğer bir parça ise albümün ikinci parçası “Angel Of Small Death & The Codeine Scene”, özellikle albümün genelinde ağırlıklı olan orta tempolu parçalardan farklı olarak alkış tutulan temposuyla, çoklu vokalleriyle ve hatta eğlenceli bile denebilecek nakaratıyla başarılı bir blues-rock şarkısı. Bunların yanında da aslında albümde boş şarkı yok denilebilir. Hemen ardından gelen parça “Jackie and Wilson” da gayet başarılı ve yine hareketli bir yapıda ancak Black Keys esinlenmeleri gerçekten çok fazla hissediliyor. Sanki “Turn Blue” albümünden bir parça dinliyormuş hissiyatı veriyor. “Someone New”,  neşeli yapısıyla ağırlıklı olarak haliyle kasvetli olan albümün içinde “I fall in love just a little, oh a little bit every day with someone new” dizeleriyle kayda enerji katıyor ve parçayı en çok akılda kalan eserlerden biri haline getiriyor. İlk EP sonrası, bu albümden önce dinleyicilerle paylaşılan ikinci EP’de yer alan “From Eden” ise Hozier’in sesini yine çok doğru kullandığı parçaların arasında bulunuyor. Albümün üçüncü single’ı “Sedated” ise rahatlıkla söylenebilir ki gospel vokalleriyle, akıcı nakaratıyla ve düzenlemesiyle kesinlikle albümün en iyi parçalarından biri. Tam bir vokal şarkısı olan “Work Song” ise bütün duygusuyla soul müziğin hakkını gerçekten veriyor. Çok fazla enstrüman kullanılmayan şarkıdaki çoklu vokaller gerçekten çok başarılı. Bu anlamda da sanki şarkı, 2014 yılının en önemli isimlerinden Sam Smith’in parçalarına benziyor. “Like Real People Do” ise melodik gitarları ve Mumford & Sons havasındaki folk tavrıyla albümün en rahat dinlenilen parçalarından biri oluyor.


Albümün delux versiyonunda ise dört tane daha parça bulunuyor: Albümün ikinci teklisi “Arsonist’s Lullabye”agresif tarzını yansıtan davulları ve geçişlerde eşlik eden piyanolarıyla adeta dinleyiciyi hipnotize ediyor. “My Love Will Never Die” ise geleneksel akustik-folk tarzıyla albüme çok naif ve başarılı bir kapanış yaptırıyor. Aslında Hozier’in grupla değil de akustik gitarla tek başına yaptığı bu şekildeki parçaların sayısı albümde daha fazla olabilirdi. Bu yalınlık sayesinde parçaların düzenlemeleri de çok daha basit olurdu ve sanatçının vermek istediği duygu da çok daha kolay bir şekilde dinleyiciye geçerdi. Daha çok Damien Rice ve Elliott Smith’inkiler gibi bu tarzda kendi halinde yalın parçalar, Hozier’in müziğine daha da derinlik katabilir.

Hozier, yaptığı müziğin yanında imajıyla da takdir topluyor. Özellikle single ve albüm kapaklarının hepsinin, ressam olan annesi Raine Hozier-Byrne’in çalışmalarından seçilmesi ve aynı zamanda giyim konusunda da kendine has oldukça şık bir tarzı benimsemiş olması da imaj konusunda menajerlerin ve plak şirketlerinin işini kolaylaştırdığı kesin. Sonuç olarak klasik tabirle yeni bir yıldız doğuyor cümlesini rahatlıkla kurabiliriz. Yeni albüm ya da çalışmalarında beste anlamında “Take Me to Church”ün üzerine çıkabilirse de müzisyenin birkaç yıl içinde çok daha iyi yerlerde olacağına hiç şüphe yok. Tabii piyasadaki orijinal müzisyen kıtlığı içinde gün geçtikçe zaten daha da değerlenecektir. Özellikle en son daha çok pop sanatçılarının konuk olduğu “Victoria Secret Fashion Show 2014”e katılması da bu popülaritenin giderek artacağının bir göstergesi.






23 Kasım 2014




8 Şehrin Hikayesi

Foo Fighters- "Sonic Highways"

7,5/10


5 Nisan tarihi, Grunge müziği için lanetlidir. Akımın en önemli 4 isminden ikisi, iki efsanevi müzisyen bu günde hayata gözlerini yummuştur: Önce 1994 yılında 27’ler kulübüne katılan Kurt Cobain, ardından 2002 yılında ise Layne Staley... Özellikle Nirvana’nın piyasayı altüst ettiği dönemde, grubun her şeyi olan Cobain’in ölümü, dünyaya damga vurmuş bu müzik akımının birkaç yıl içinde sonlanacağının da habercisiydi. İşte ilk 5 Nisan’ın yaşandığı bu yılın sonlarına doğru, depresyonda olan grubun davulcusu Dave Grohl, Kurt’ün intiharının yaşattığı travmayı üzerinden atmak ve kendini müziğe vererek yeniden toparlanmak istedi. Yaşadığı onca şeyden sonra yine de o tek başına stüdyoya kapanıp, bütün şarkılarını kendisi yazdığı, enstrümanlarını da yine kendisi çaldığı ve bir de vokalini de yaptığı albümü kaydetme cesaretini gösterdi. Grohl, böylece adeta yeniden doğmuş oldu ve ilk başta sadece 100 adet kopyasını çıkardığı albümünü, kimliğini çok da ön plana çıkarmamak adına “Foo Fighters” ismiyle yayımladı. 



Davul dışında diğer enstrümanlara olan yeteneğinin yanı sıra sesinin de vokal görevi için fazlasıyla yeterli olduğunu kanıtlayan sanatçı, albüm için gayet olumlu tepkiler almasına rağmen, bundan sonra yoluna solo sanatçı olarak değil, grup olarak devam etmek istedi: Çeşitli zaman aralıklarıyla gruba dahil olan Nirvana’dan Pat Smear da dahil olmak üzere Nate Mendel, Chris Shiflett ve Taylor Hawkins ile birlikte art arda çok başarılı albümler çıkardı. Albümlerden peş peşe çıkan hitler sayesinde Grammy Ödülleri koleksiyoncusu haline gelen grup, listelerdeki bu başarılarıyla da artık Grohl’un “Nirvana sonrası projesi” olarak değil de tam anlamıyla bir “headliner” grup statüsüne kavuştu.
1997’de “The Colour and the Shape”, iki yıl sonra “There Is Nothing Left to Lose” ve 2002’de “One by One”, üç yıllık aradan sonra “In Your Honor” ve ardından 2007’de “Echoes, Silence, Patience & Grace” yayımlandı. Bu albümlerden çıkan “Learn to Fly”, “My Hero”, “All My Life”, “Times Like These”, “Long Road to Ruin” gibi hitlerle ve özellikle ünlerine ün katan “Everlong”, “The Pretender”, “Best of You” üçlüsü ile grup, modern rock müziğin en önemli temsilcilerinden biri haline geldi. Müziklerinde Post-Grunge, Alternatif Rock ve Hard Rock arasındaki dengeyi kendilerine has bir şekilde tutan ve Grohl’un gitgide geliştirdiği vokalleriyle de özellikle canlı performanslarında hayranlık uyandıran bir grup olduverdi Foo Fighters: “Skin and Bones” (2006) isimli akustik konser albümlerinin başarısı ve her seferinde dolup taşan stadyum konserleriyle de müziklerinin stüdyo dışında performans kısmıyla da grup, fazlasıyla takdir kazandı.



Bunun yanında Foo Fighters’ı belki de günümüzün en değerli müzik gruplarından biri haline getiren kayıt ise hiç şüphesiz 2011 yılında piyasaya sürdükleri ve yıla damga vurdukları albümleri “Wasting Light” oldu. Dave Grohl’un evinin garajında tamamen manuel sistemlerle kaydedilen ve bu anlamda da enstrüman seslerinin doğallığıyla modern müziğe adeta damga vuran bir kayıttı. Ayrıca Nirvana’ının efsanevi albümü “Nevermind”ın kaydını yapan ünlü prodüktör/müzisyen Butch Vig kaydın prodüktörlüğünü üstlendi ve Nirvana’nın basçısı Krist Novoselic’in de bir şarkıda basları ve akordiyonu çalmasıyla, Smear’ın zaten ritim gitarda olmasıyla da  Cobain dışında “Nevermind” kadrosu bir kez daha bir araya gelme fırsatı bulmuş oldu. Bunun yanında albümün yapılış sürecini anlatan “Foo Fighters: Back and Forth” isimli belgesel de önemli bir başarı elde etti. Albüm, 2012 yılında yapılan Grammy Müzik Ödülleri’nde tek başına tam 5 tane ödülün sahibi oldu. Adele’in ve onun “21” isimli albümünün patladığı yıl olmasa şüphesiz “Yılın Albümü” ödülünün de sahibi olacaklardı. Bu albümden, “Walk”, “Dear Rosemary”,“Bridge Burning”, “Arlandria”, “Rope” ve Novoselic’li “I Should Have Known” başta olmak üzere birçok hit çıktı, hatta albüm bütünüyle hitlerden oluşuyordu. Sonrasında ise “Wasting Light” ile tavan yapan başarının ardından Grohl yine boş durmadı ve 2013 yılında bir belgesel daha yayımladı: “Nevermind”ın kaydının da yapıldığı dünyaca ünlü Sound City stüdyosu hakkındaki “Sound City” isimli film, “indie filmlerin Oscar’ı” Sundance Film Festivali’nde özel gösterimle seyircileriyle buluştu. Çok beğenilen belgeselin iki Grammy’li soundtrack albümü ise Sound City Players ismi altında Sir Paul McCartney, Josh Homme, Trent Reznor ve Corey Taylor gibi önemli isimleri bir araya getirdi.



Art arda bu kadar önemli işlerin çıkmasından sonra ise birçok kesim tarafından beklenen kayıt olan Foo’nun sekizinci albümü “Sonic Highways”, 2014’ün kasım ayında raflarda yerini aldı. Albüm aynı zamanda Grohl’un yönetmenlik koltuğunda oturduğu 8 bölümlük bir televizyon dizisi olarak “Game of Thrones”, “Entourage”,”The Sopranos” gibi yapımlarıyla ün kazanmış Amerikan TV kanalı HBO’da yayınlanıyor. Dizinin ve albümün orijinalliği ise şuradan kaynaklanıyor: Albümde yer alan 8 parça da ABD’nin 8 farklı şehrinde kaydedilmiş ve aynı zamanda dizi de bu 8 farklı şehirde geçmekte. Ayrıca her parçada ayrı bir konuk sanatçı bulunmakta. Dave Grohl, projeyi “Amerikan müziğine bir aşk mektubu” olarak nitelendiriyor ve “Sonic Highways”’in albüm kapağından da anlaşılabileceği üzere albüme sadece bir müzik kaydı olasından öte, Amerikan müziği için saygı duruşu anlamını yüklüyor. Bu arada albüm kapağının nerdeyse her yerinde görülebilen sonsuzluk işareti (∞) grubun sekizinci albümü şerefine bir ters sekiz ve albümde 8 şarkı/şehir olmasına da gönderme yapılıyor. Belgeselin yapılma amacı da Amerika’daki müziğin tarihi hakkında gerek müzik videoları gerekse çeşitli müzisyenlerin röportajlarıyla beraber insanları bilgilendirmek. Sound City belgeselinin de başarısının ve ondan çıkan kaliteli parçaların ardından da Grohl ve arkadaşları, işi daha da büyütmeye karar vermiş ve sekizinci albümlerini ilk defa bir konsept etrafında oluşturmuşlar. Aynı zamanda “Wasting Light”taki gibi Butch Vig, bir kez daha albümün prodüktörlük koltuğunda oturuyor.



Öncelikle albümün ilk single’ı "Something from Nothing" Chicago’da, kaydedilmiş. Parça, ilginç bir şekilde grubun akustik hiti “Skin and Bones” ile neredeyse aynı şekilde başlıyor. Bunun yanında da bir Dio klasiği “Holy Diver”ı andıran şaşırtıcı gitarlarıyla da dinleyiciye ters köşe yaptırıyor ama kesinlikle iyi anlamda bir değişiklik bu. Şarkının klasikleşen alternatif rock temposundan çıkıp farklı biçimlerde ilerlemesi her ne kadar başka yerlerden etkilenmeler olsa da parçaya tadında bir orijinallik katıyor. Art arda dinleme isteği de uyandıran bir başka Foo Fighters klasiği statüsüne hemen kavuşmuş bir şarkı.
Ardından gelen single "The Feast and the Famine" Arlington, Virginia’da (ancak yakınlığından dolayı Washington D.C’de bölüm çekilmiş.). Albümün en tempolu şarkısı olarak lanse edilebilir: Özellikle nakarat kısmı çok oturmuş şarkıda, “Amen!” bağırışları akıllara kolayca kazınıyor ve grubun şarkının düzenlemesinde çok emek verdiği belli oluyor. Sonraki parça “Congregation”, Nashville ‘de Zac Brown ile birlikte kaydedilmiş. Özellikle nakarat öncesindeki gitarlarıyla ve grubun enerjik hit şarkılarındaki alışılan düzenlemeleriyle dikkat çeken bir başka parça oluyor. Bu nedenle albümün hitlerinden biri olarak kabul edilebilir. Dördüncü single ise “What Did I Do? / God As My Witness”. Austin’de kaydedilen parçaya son zamanların ünlü blues gitaristlerinden Gary Clark Jr. katkısıyla çeşitlilik katıyor. Ancak iki kısma sahip şarkı, grubun ilk defa bu sularda yüzmesinin sonucu olarak da çok da oturmamış bir yapıda ve aslında parça yüksek enerjisine rağmen monotonlaşan bir yapıda gidiyor. İkici kısım tek başına ayrı bir kayıt olsa daha tadında bir iş çıkabilirdi sanki.



Los Angeles, California’da kaydedilen “Outside” ise çıkarıldığı yerin gerçekten de hakkını veriyor:  Albümün belki de en başarılı işi olarak nitelendirilebilecek parça, adeta “Wasting Light”tan fırlamış gibi. Grup, single’ları şarkı listesine göre yayınladığı için 5. Single olarak da piyasaya sürülebilir. Şarkı, özellikle gitarlarıyla ve sonundaki basları, progresif, klasik rock ögeleriyle birlikte hiç beklenmedik şekilde dinleyiciyi avucunun içine alıyor. Grubun önemli hitleri arasına da çok yakın sürede girecektir.
New Orleans parçası “In the Clear” ise kökenlerine ithafen Dixieland tarzına yani jazz’a yakın ya da bölgeye ait Lousiana Blues’una daha yakın bir tarzda olsaymış daha etkileyici bir iş çıkabilirmiş. Her ne kadar parçadaki üflemeli enstrümanlar bu müzik türlerine gönderme olsa da tam anlamıyla yeterli olmamış. Bununla birlikte, albümün çok akılda kalan eserlerinden biri de değil. Sonraki parça "Subterranean" ile ise grup, Seattle’ı da boş geçmiyor. Death Cab for Cutie solisti Ben Gibbard’ın vokalleriyle daha da zenginleşen bir şarkı olsa da Cutie’nin müzğindeki naifliği bu kayıtta da hissetmek mümkün, aslında dinleyici için hiçbir sıkıntı yok tabii ki, parça gayet başarılı; ancak Seattle’ın yani Grunge kültürünün ve aynı zamanda Fighters’ın da kurulduğu bu şehir için insan ister istemez gruptan daha sert, hatta esaslı bir grunge/ post-grunge parçası bekliyor.



Albümün son parçası ise New York’tan: “I Am A River”. 7 dakikalık şarkı için öncelikle şu söylenebilir ki bu tarz progresif yapılar Foo Fighters’ın kültürüne çok iyi uyum sağlıyor. Grubun belki de bu kadar başarıdan sonra gitmesi gereken yol aslında bu. Parça özellikle gitarlarıyla, vurucu nakaratıyla ve aynı zamanda düzenlemesiyle albümün sonuna çok yakışmış. Sonlardaki yaylı enstrümanlar Butch Vig’in mi yoksa grubun mu önerisi şimdilik bilinmez ama şarkının (ve dolayısıyla albümün) çok etkileyici bitmesini sağladığı kesin. Özellikle de canlı performansının merakla bekleneceği “Everlong”vari bir şarkı olmuş.

Sonuç olarak albümle ilgili hem iyi hem kötü birçok şey söylemek mümkün: Önceki albüm ile haliyle kıyaslamalar yapılacak ve ona göre yeterli bulunmadığı konusunda birçok kişi aynı fikirde olacaktır; ancak gerek çok iyiniyetli bir TV dizisi amacında yapılması gerek her parçanın ülkenin bambaşka şehirlerinde kaydedilmiş olması nedenleriyle ve önceki albümlerle kıyasla değil ama kendi içinde bağımsız bir müzik eseri olarak değerlendirildiğinde albüm, gerçekten ortalamanın çok üstünde bir eser. Grohl’un yeni harikalarını şimdiden sabırsızlıkla bekliyor, HBO reytinglerinin de yüksek olmasını diliyoruz.



1 Kasım 2014





Deneysel Sularda Boğulmak

Julian Casablancas+ The Voidz- "Tyranny"

6/10





İngiltere, popüler müziğin yanında alternatif müziğe de yön veren önemli isimlerin çoğunluğunun çıktığı yerdir. Hatta çoğu zaman radyoda çalan herhangi bir parça için sırf vokallere ve  melodilere bakarak “Kesin bu İngiliz bir müzisyen” cümlesi bile kurulabilir. İşte bu algıyı değiştirmekte önemli pay sahibi olan gruplardan biri de New York çıkışlı Amerikan grup The Strokes’tur. Özellikle 2001 yılında yayımladıkları ilk albümleri “Is This It”in de etkisiyle grup, günümüzde yapılan “post-punk revival” akımının da ötesinde gitar bazlı rock müziğin en ilham verici sanatçıları arasına girmeyi başarmıştır: Arctic Monkeys’in henüz albümü olmayan bir grup iken yaptığı Strokes coverları, ayrıca Alex Turner’ın “Trying Your Luck” hayranlığı, The Kooks’un kariyerinde ilk canlı çaldığı parçanın “Reptilia” coverı olması ve bu gruplar gibi daha birçok önemli İngiliz grubunun kurulmasına da yine bu grup teşvik edici olmuştur.



The Strokes’un tam anlamıyla “her şeyi” olan kişi ise grubun vokali Julian Casablancas’tır. Hatta Strokes, o’dur: Yayımlanan 5 albümdeki parçaların %90’ını tek başına yazan ve Lou Reed’den ilham aldığını her fırsatta dile getirdiği vokalleriyle grubun kendine özgü tarzının da aslında en önemli parçası kabul edilen sanatçı, grubun yanı sıra solo çalışmalarıyla da üretkenliğini devam ettirmektedir. İlk solo albümünü bundan 5 yıl önce “Phrazes for the Young”  adıyla çıkaran şarkıcı, aynı zamanda albümdeki bütün enstrümanları da kendisi çaldı. Grupla olan çalışmalarına göre çok daha elektronik; new wave ve electronica tadında bir albümdü, yine de çalışma oldukça olumlu eleştiriler topladı.
Kayıttan çıkan ilk single “11th Dimension”, Strokes’un iki yıl sonra, 2011’de çıkaracağı “Angles” albümündeki konsepte de çok yakın bir yapıda, synth ağırlıklı bir parçaydı. Bunun dışında albümde “River of Brakelights” isminde çok bilinmeyen ancak özellikle Jimmy Fallon performansıyla da dikkat çekmiş gayet başarılı bir şarkı ve “The Kids Are All Right” filminin fragmanında kullanılan “Out of the Blue” gibi Strokes-vari bir parça da vardı. Albüm turnesi kapsamında “The Sick Six” adıyla kurduğu canlı performans grubuyla turneye çıkan Casablancas, aynı zamanda bu ekipte Danielle Haim’e de yer verdi; 2013 yılında çıkardıkları “Days Are Gone” adlı debut albümleriyle parlayan üç kız kardeşin kurduğu Haim grubunun bir parçası olacak olan bu müzisyen, kendi grubu için şarkı yazımı konusunda o zamanlar Casablancas’tan öğütler de aldı.

İlk solo albümü sonrası Julian Casablancas, grubu The Strokes ile tekrar yola devam ederken, muhteşem Fransız ikili Daft Punk’ın birçok otorite tarafından 2013’ün en iyi albümü olarak lanse edilen “Random Access Memories” albümüne de konuk oldu. Julian’ın vokalin yanında solo gitarları da çaldığı “Instant Crush” isimli parça, aynı yılın kasım ayında albümün dördüncü single’ı olarak yayımlandı. Aynı zamanda sanatçı, parçada alışık olunan Strokes vokallerinden daha kısık bir tonla şarkıyı söyleyip dinleyicileri şaşırttı. Şarkıcı, solo anlamda kariyerinin doruk noktasına ulaştı. Şarkı büyük ilgi gördü ve aylarca da radyolarda çalındı. Bunun yanı sıra parça, Rolling Stone dergisinin “2013 yılının en iyi 100 şarkısı” listesinde de kendisine 58. numarada yer buldu.



Casablancas, yine 2013 yılında yanına “The Sick Six”ten Alex Carapetis ve Jeff Kite’ı aldı ve onların yanında üç yeni isimle de birlikte yeni projesi “The Voidz”i kurdu. Kendi adıyla ikinci bir solo albümün yerine “Julian Casablancas+The Voidz” adı altında, merakla beklenen ikinci kaydını bu yılın eylül ayının sonunda piyasaya sürdü. “Tyranny” isimli albüm, Casablancas’ın 2009 yılında kurduğu “Cult Records” isimli plak şirketinden yayımlandı. Albümdeki bütün parçalar ise yine kendisi tarafından yazılmış. Aynı zamanda sanatçının ilk defa bu kadar deneysel bir iş yaptığı görülüyor: Joy Divison’ı andıran depresif post-punk, synth ve bilgisayar ağırlıklı elektronik altyapılar ve bununla birlikte de bol bol distortion ile kirli, garage bir hava var. Yani “Phrazes for the Young”a kıyasla The Voidz’in, Strokes ile bu sefer yakından uzaktan alakası yok.

Aslında deneysel projelere girişip sanatçının kendini sürekli geliştirmek istemesi çok önemli bir şey, sonuçta kendini tekrar edip daha önce yaptığı işlere yakın bir çizgide kayıtlar çıkarsaydı da büyük ihtimalle o parçalar da sevilecekti. Buna karşılık, albümün deneyselliği biraz fazla “gürültülü” kaçmış: Parçaların çoğunluğu “Lo-fi”, yani fotoğraflardaki düşük çözünürlüklü bir halde gibi. Aynı şekilde vokaller de fazlasıyla bulanık, sadece birkaç şarkıda sanatçının performansı dikkat çekici.


Albümün en dikkat çekici şarkısı şüphesiz 11 dakikalık ilk single “Human Sadness”. Parça gerçekten çok başarılı olmuş, özellikle içinde birçok uyumlu melodiyi art arda barındırması ve gitar solosu kısmı da ayrı bir güzellik katıyor parçaya ve 10 dakika 56 saniye aslında hiç o kadar da uzun sürmüyor. Deneysel progresif bu yapı albümün tamamında da yapılsaydı aslında genel anlamda çok daha başarılı bir sonuç ortaya çıkabilirdi.

Ardından gelen parça “Where No Eagles Fly” ise gayet hoş bir post-punk parçası şeklinde açılıyor ve sonlarına doğru da Julian’ın agresif vokalleriyle değerine değer katıp kendini art arda dinlenebilecek bir eser haline getiriyor. Ayrıca albümün ilk klip parçası olma özelliğini taşıyan şarkının gerçekten de eğlenceli olmuş klibini de grubun gitaristi Jeramy Gritter çekmiş.



Bu iki parça peş peşe dinlenildiğinde albümün tadına kısa yoldan bile varılabiliyor; bunların ve albüm açılışını yapan “Take Me in Your Army”nin dışında “Tyranny”de çok fazla akılda kalan eser bulmak pek mümkün değil. Bir bütün olarak değerlendirildiğinde ise de albümün başından sonuna kadar aralıksız dinlenilebilecek bir yapıda olmadığı, sadece birkaç şarkı dinlenildiğinde bile kolayca anlaşılabiliyor.

Julian Casablancas’a olan sempatinin ise bu albüm sonrası azalacağını kesinlikle düşünmemek gerekir; çünkü en basitinden albüm The Strokes adı altında yayınlanmamış, sanatçının tamamen kendi isteği ve yazdığı parçalar üzerine, kendi plak şirketinden, doğal olarak piyasa kaygısı da olmadan kaydedilmiş. Bu nedenlerle zaten grubun hayranlarının da aradaki bu kadar tarz farkı yüzünden biraz hayal kırıklığına uğramaları normal. Yine de Daft Punk sonrası Casablancas’ın, İngiltere fatihi The Strokes benzeri bir yapımla geri dönmeyeceğini de tahmin etmek gerekir. Artık gözler bu sefer tamamen olası bir 6. Strokes albümünde...



 


15 Ekim 2014






Brit-pop Ölmedi Amerika'da Yaşıyor

Gerard Way- "Hesitant Alien"

6/10




12 yıllık müzik maceralarını geçen yıl sonlandıran My Chemical Romance’in eski vokali Gerard Way, artık yola tek başına devam ediyor. Kardeşi Mikey Way ve gitarist Ray Toro ile beraber kurdukları bu grubun misyonunu tamamladığını düşünerek Twitter hesabı aracılığıyla grubun dağıldığını açıkladıktan sonraki yıl içinde ilk çalışması “Action Cat”i de müzikseverlerin beğenisine sundu.Bu single ile birlikte müzikal kariyerine solo olarak devam etmek istediği tam olarak netleşmiş oldu. Aslında My Chemical Romance’in dağılmasına şaşırmamak gerek; çünkü popülizmin bir başka kurbanı oldu bu grup: 80’li yıllarda oluşup ticari anlamda ilk kez 2000’li yılların ortalarında patlama yapan, özellikle genç ve duygusal müzikseverlerin hüznünün tercümanı “emo” müzik akımının ortaya çıkmasıyla birlikte, gerek saç kesimleri gerek albüm konseptleriyle beraber, MCR de ister istemez bu akımın bir parçası haline geldi. Daha sonraları grup elemanları her ne kadar bu akımın parçası değiliz diye söylenseler de özellikle ikinci albümleri “Three Cheers for Sweet Revenge” ve sonraki kayıtları konsept albüm “The Black Parade”’in ticari anlamda patlayıp kliplerinin MTV ekranlarını işgal etmesiyle birlikte, ölüm ve aşk içerikli şarkılarıyla bir anda bu tarzın öncüsü ilan edildiler. Akım tartışması bir yana, aslında bu albüm gerçekten içinde birçok hit bulunduran çok başarılı bir alternatif rock albümüydü; ancak grubun bu imajı yüzünden geniş bir kitleye hitap edemedi. Bu müzik akımı, ticarileşip gitgide popüler kültüre kaydıkça yakın geçmişteki brit-pop ve grunge gibi kısa ömürlü bir hale geldi ve deyim yerindeyse “azalarak bitti”. 


         İşte bu akımdan “Taking Back Sunday”, “Paramore”, “Panic! at the Disco” ve Jared Leto’nun “Thirty Seconds to Mars”ı gibi gruplar da bu değişimden etkilenip birçok eleman değişikliği yaşadı. Hatta “Fall Out Boy” müziğe bir süre ara vermek zorunda kaldı. Bu gibi örneklerle birlikte Gerard Way’in kırmızı saça geçiş yaptığı, grubun karanlıktan uzaklaşmaya çalışan bir imaja sahip dördüncü kaydı “Danger Days”in yayımlanması ile My Chemical Romance’in de tarzını değiştirmeye hatta ondan kurtulmaya çalıştığı çok belli oluyordu. Albüm yine başarılı oldu ancak daha sonra çıkan toplama albüm beklenen ilgiyi görmedi. Bu geçiş sürecinde de çok doğal bir şekilde grupta görüş ayrılıkları oldu ve sonuçta yolun sonuna gelindi: Grup, greatest hits albümünü “Fake Your Death” isimli son bir yeni şarkıyla çıkardı, ritim gitarist Frank Iero da kendi grubunu kurdu ve tamamen yollar ayrıldı.

Gerard Way, eski tarzından yola sadece aynı renkteki saçlarıyla devam etme kararı aldı ve gençlik yıllarının tutkusu olan Brit-pop tarzında müzik yapmaya karar verdi. Aslında daha önce dünyaca ünlü Kanadalı prodüktör deadmau5 ile birlikte yaptığı, FIFA 13 ve Asphalt 8 gibi oyunlarda da kullanılan “Professional Griefers” gibi başarılı bir single’ın yolundan gidip elektronik müziğe yönelmesi de şaşırtıcı olmayacaktı; ancak o büyük hayranı olduğu Brit-pop döneminin kült isimleri Pulp ve Blur gibi gruplar ile Glam etkisiyle David  Bowie üstad gibi İngiliz sanatçılardan esinlendi: Bol pedallı gitarları ve olabildiğince “kirli” vokalleri ile shoegaze akımına bile göz kırpan “Amerikan brit-pop” olarak adını koyabileceğimiz ilk solo albümü “Hesitant Alien”ı eylül ayının sonunda yayımladı.

Way, eski grubunun ilk iki albümündeki gibi upuzun şarkı adları yerine parçalarına kısa başlıklar seçmiş. Aynı şekilde MCR’deki imajını bir kenara bırakıp artık “yetişkin insanlar”ı hedefleyen bir müzik yapmayı tercih etmiş. İmaj konusu ise sanıldığı üzere çoğu müzisyen için önemli değil gibi gözükse de Gerard Way, aynı zamanda çizgi roman edebiyatının Oscar’ı sayılan Eisner ödüllü bir yazar-çizer olduğu için, solo imajında da kırmızı-mavi konsepti gibi her türlü ince detayı düşündüğü kolaylıkla varsayılabilir. (Kırmızı ve mavi hem Amerika hem de Britanya bayrağının ortak rengi mesela.)


         Albümün aldığı eleştiriler ise genel anlamda olumlu: Özellikle hala saygı duyulan eski isimleri ve tarzları bugün ile harmalayıp yeni bir şeyler yaratması açısından bakıldığında Gerard Way’in kredisi gerçekten olabildiğince fazla. Yine de NME Dergisi’nden Lisa Wright’ın da albüme 8/10 vermesi gibi öyle abartılacak bir değerlendirmeye layık değil bu albüm. Ancak tabii ki bir hayal kırıklığı da değil: Özellikle albüm ciddi anlamda bir konseptin içine oturtulmuş ve hakikaten de özlenen brit-pop tonlarını kolaylıkla dinlemek mümkün. Ancak şarkı yazımı konusunda kendini kanıtlamış biri olarak Gerard Way’in bu yepyeni deneysel solo projesinde de eskiden olduğu gibi sağlam hitler çıkartmasını bekliyor insan. Halbuki Way’in şu an bir geçiş döneminde olduğu ve aradığı tonları yakalamasının biraz zaman alacağı çok açık bir şekilde görülebiliyor.

Öne çıkan parçalar olarak albümden önce dinleyicilerle buluşan “Action Cat” hem ilk dinlenişte sevilen hem de dinledikçe daha da alışılan, sözleriyle de dinleyiciyi yakalayan bir parça olmuş. Bunun yanında, büyük ihtimalle kardeşi MCR’nin eski basçısı Mikey Way’e yazdığı tahmin edilen “Brother” isimli duygu yüklü şarkı da gayet başarılı, aynı zamanda da albümdeki en net vokal kayıtlarına sahip şarkı denilebilir. Bir sonraki single olarak yayımlanan ilk klip şarkısı “No Shows” da aslında albümün tarzını en fazla yansıtan parça ve sanki eskilerden kalma bir şarkı gibi. Aynı zamanda “Get the Gang Together” ve “Millions” da geçmiş yılların modasını günümüzle birleştiren bu tarzı taşıyabilen başka parçalar da var albümde. Yine de hit şarkılarla dopdolu olamayan “Hesitant Alien”ın, sanatçının sonraki çalışmaları ve artık hitap ettiği yeni kitle için  önemli bir başlangıç olduğu ise kesinlikle söylenebilir.






26 Eylül 2014

The Kooks- "Listen"






Kalpten Bir Geri Dönüş Albümü

The Kooks- "Listen"




7,5/10




Britanya topraklarından son dönemlerde çıkan en önemli gruplardan The Kooks, 2006 çıkışlı ilk albümü “Inside In/Inside Out” un yarattığı etki sonrası indie rock piyasasında ciddi bir konum elde etmişti. Buna karşılık grubun solisti Luke Pritchard’ın “Biz bir pop grubuyuz, bize indie demeyin.” gibi demeçleri ve bağlı oldukları plak şirketinin aslında hep Virgin Records olması bile yine de kamuoyundaki algıyı değiştirememiş, The Kooks hep indie olarak akıllara kazınmıştı. Grup, sonraki iki albümünde ise beklentileri karşılayamamış, istenen çıkışı yapamamıştı. Bunun yanında son albümleri ile birlikte artık günümüz rock müziğinin belki de en önemli temsilcilerinden olmuş Arctic Monkeys ile bütün kariyerleri boyunca kıyaslanmaları da grubu haliyle yıprattı. İki grubun da 2004 yılında İngiltere’de kurulmuş olması, müzik tarzları, gitar kullanımları ve sahne enerjileri gibi etkenlerle bu kıyaslama hep olmuş, iki vokalin birbirleriyle ilgili davranışları da bu rekabeti tetiklemişti. Aslında iki grup da çok başarılı olan ilk albümleriyle patladıktan sonra İngilizler haklı olarak ikinci bir britpop dönemi hayali kurup Oasis/Blur kapışması gibi bir rekabet umuyorlardı; ancak işler beklendiği gibi gitmedi.




The Kooks ilk albümde “Naive” başta olmak üzere “Ooh La”, “She Moves in Her OwnWay”, “Seaside/ See the World” gibi birçok hit ve diğer parçalarıyla da akıp giden dopdolu bir albümle dinleyicilerin karşısına çıkınca sonrası için beklentiler de arttı. İki yıl sonra “Konk” isimli albümleriyle dönen grup, “Sway”, “Gap” ve “Always Where I Need to Be” gibi başarılı parçalara imza atsa da albüm, eleştirilerde çoğunlukla debutlerinin gölgesinde kaldı, ki aslında gayet başarılı bir devamdı. 2011 çıkışlı üçüncü albümleri “Junk of the Heart” ise bu sefer net bir hayal kırıklığıydı, albümle aynı adı da taşıyan “Junk of the Heart (Happy)” single’ı ile bir nebze eski günlerini anımsatsa da Kooks, bu albümle birlikte dinleyenleri “mutlu” edemedi.


Bu yılın eylül ayında ise grup, dördüncü stüdyo kaydı “Listen”ı yayımladı. Önceki üç albümün prodüktörlük koltuğunda oturan isim Tony Hoffer ile yollar ayrıldıktan sonra bu kayıtta prodüktörlüğü Pritchard'ın yanında çeşitli müzik tarzlarına hakim Fraser T. Smith ve Inflo gibi hip-hop sanatçıları üstlendi. Genel olarak yine ortalama eleştiriler alan albüm, özellikle bu defa grubun müziğinde prodüktörlerin de etkisiyle elektronik anlamda çeşitli denemeleri bünyesinde barındırdı. Albümün ilk parçası “Around Town” ile grup, koro eşliğinde müzikseverleri karşılıyor. Grubun kendine özgü tarzıyla birlikte başarılı ve ilginç bir çalışma olmuş bu şarkı. Ancak video klibi hakkında bunu söylemek pek mümkün değil: Hollywood filmlerini aratmayacak şekilde ancak gereksiz bir biçimdeki klibin böyle bir şarkıya yakıştığını söylemek zor. Sonrasındaki “Forgive & Forget” de oldukça karışık ve değişik bir tatta parça olmuş. Ardından gelen “Westside” ise albümün en güzel şarkısı. Kooks karakterini yansıtan akustik gitar riff’leriyle ve melodisiyle tam bir “Inside In/Inside Out” parçası kıvamında. Aslında nakaratta olduğu gibi elektronik altyapılar bu parçada da yaygın şekilde kullanılmış. Kendini defalarca rahatlıkla dinletebiliyor. Dördüncü parça “See Me Now”, Luke Pritchard’ın küçük yaşta kaybettiği babasına yazılmış sözleriyle dikkat çeken bir balad. Sonrasında gelen “It Was London” ve “Bad Habit” de tipik Kooks enerjikliğiyle dolu “olmuş” dedirten diğer parçalar.





Albümdeki esas sıkıntı ise ilk single olarak piyasaya sürülen “Down”. Parça herhalde 10 dakikada doğaçlama falan yazıldı dedirten bir nakaratı var çünkü. Hem de yıllardır Kooks’tan hit bekleyen hayranları için grubun bu şarkıyla bir geri dönüş yapması, hatta parçayı albüme almak bile pek mantıklı değil gibi. Sırf bu single yüzünden birçok dinleyici albüme önyargılı yaklaşıp dinlemek istememiş de olabilir. Bunun dışında, “Are We Electric” bir başka öne çıkan parça olmuş. Synth ile çoklu vokaller de birlikte kullanılmış herhangi bir MGMT şarkısı gibi tınlayan parçanın grubun müziğine derinlik kattığı söylenebilir. Başarılı bir kapanış olan son şarkı “Sweet Emotion” ile “She's the woman that's on your mind” sözleri dinleyenlerin hafızasına mutlulukla kazınıyor.



Grup, festivallerde son çıkan “headliner” grup statüsünü bile yavaştan kaybetmeye başladı ve büyük organizasyonlarda artık gün ışığında seyircilerle buluşuyor. (Glastonbury’de yan sahnede sürpriz sanatçı olarak gece çıktılar.) Öyle ki Hollanda’daki Pinkpop Festivali’nde de bu yıl, grup, sabah çaldıkları konserleri sonrası sahneyi 91’li Ed Sheeran’a bıraktı. Bir zamanlar rakipleri olarak lanse edilen Monkeys ise, Kooks’tan iki sanatçı daha sonra aynı gün aynı sahnede performans sergiledi. Aslında Kooks’un istenilen noktaya gelememesinin başlıca iki sebebi var: Öncelikle, sahne. Canlı performansları, albüm kayıtlarının kalitesinden çok uzakta, bunun yanında ne yazık ki konser setlist’lerinin çoğu hala ilk albümden oluşuyor, gruptaki eleman değişiklikleri sonrası yeni gelenlerle sanki kimya uyuşmuyor ve bununla birlikte özellikle Pritchard başta olmak üzere grup, sahnede fazlasıyla özensiz bir imaj çiziyor. Kendisi eskiden olduğu gibi kesinlikle yeni parçalarda da sahnede gitar da çalmalı. İkinci olarak da daha önce de belirtildiği üzere Kooks, ilk albümlerinin üstüne çıkamamasına rağmen Arctic Monkeys, özellikle “Suck It and See” sonrası “AM” ile kendini fazlasıyla kanıtladı. Bu iki etken sürdükçe The Kooks da içinde bulunduğu durumdan çıkamayacak; ancak şu da bir gerçek ki “Listen” eski günlere dönüş ve hatta grubun daha önemli işlerinin gelebilmesi için de kesinlikle umut dolu bir albüm. Bu nedenle eserin adını “dinle” koyan gruba katılmamak elde değil, parçalarıyla, farklı tarz denemeleriyle ve kalplerini ortaya koydukları kapağıyla da albümün adının hakkını verip “Biz buradayız ve sonrası için hazırlanıyoruz” diyor “Listen”, “dinlenilesi” bir kayıt olduğunu da bizlere bu şekilde ifade ediyor.








13 Eylül 2014

Jason Mraz- "Yes!"






Olgunluk Döneminde Bir Optimist

Jason Mraz- "Yes!"


7/10






     
      Kariyerine 2000 yıllarının başlarında San Diego’da bir kahve dükkanında başlayan Jason Mraz, kendi yazdığı şarkılarıyla kahvelerini yudumlayan insanlara 3 yıl boyunca haftada bir gün müzik yaptı. Bu süreç içinde ise daha sonra ona sahnede eşlik edecek perküsyoncu Toca Rivera ile tanıştı. Birkaç canlı performans ve EP albümlerinden sonra çıkardığı ilk albümü “Waiting for My Rocket to Come” ile Mraz, onu sonunda kahve dükkanından çıkartacak (hatta ileride Café Gratitude adlı ünlü bir restoranın sahibi bile yapacak) olan başarı dolu bir müzik macerasına atıldı. Yer yer reggae ve surf rock soslu pozitif bir pop-rock albümü olan bu eser, özellikle “The Remedy” ve “Curbside Prophet” gibi parçalarla oldukça dikkat çekti ve hatta şarkıcı bu sayede, Tracy Chapman’ın Londra konserinin açılışını bile yaptı. Sanatçı, esas ticari çıkışını ise 2005 yılında piyasaya sürdüğü “Mr. A-Z” albümü ile yapıp kendine has tarzını da korudu ve hatta geliştirdi. Ünlü yönetmen Çağan Irmak’ın “Tamam Mıyız?” filminde de kullanılan albümün ilk şarkısı “Life Is Wonderful”, “Mr. A-Z” adına gönderme yapan parça “Wordplay”, samimiyet dolu olan “Plane” ve tabii albümün esas hiti “Geek in the Pink” ile Jason Mraz kendi alanında büyük bir çıkış yakaladı.




            Şarkıcıyı “mainstream” diye tabir edilen ana akım piyasasına çıkartan albüm ise üç yıl sonra yayımladığı “We Sing. We Dance. We Steal Things.” oldu. Albüm çıkmadan önce ise, orijinal bir yöntemle parçaların canlı performans versiyonları, EP’ler halinde üçe bölünerek (We Sing, We Dance & We Steal Things) birer ay aralıklarla dinleyicilerle önceden buluştu. Tarzını biraz daha hafifleten sanatçının bu albümünün çıkış parçası “I’m Yours” tam anlamıyla Mraz’ın ismini bütün dünyaya duyurup büyük bir hit olurken Colbie Caillat ile birlikte söylediği “Lucky” ise yine o dönemde radyolarda en çok çalınan parçalardan biri haline geldi. Albümden ayrıca “Love for a Child” ve “A Beautiful Mess” gibi parçalar da dikkat çekti. Bunun sonrasında 4 yıllık bir aranın ardından “Love Is a Four Letter Word” isimli albümü piyasaya süren Mraz, bu albümdeki “I Won’t Give Up” ile yine önemli bir başarı yakaladı, ayrıca “93 Million Miles” ve “The Woman I Love” da yine kendi alanında başarılı single’lardı; ancak önceki albümün ticari başarısı yakalanamadı ve bu eser o albümün gerisinde kaldı.


Toca Rivera ile birlikte
            Jason Mraz, bu yılın temmuz ayında ise beşinci albümü “Yes!” ile dinleyenlerin karşısına çıktı. Öncelikle söylemek gerekir ki daha önce herhangi bir Mraz albümü dinlemiş bir kimse, bu albümün temposunun oldukça düşük olduğunun rahatlıkla farkına varabilir. Hatta kendi ismiyle değil de “Jason Mraz Acoustic” adıyla bile piyasaya sürülebilirdi albüm. Yani bu olgunluk dönemi eseri, ilginç bir şekilde gerçekten alışık olunan Mraz havasında değil. Aslında tabii ki sanatçının o her zamanki optimistliği ve albümün aşk şarkılarından oluşması yine bilinen şekilde olmuş ancak müzik, altyapı olarak cidden biraz fazla yavaşlamış. Zaten ilk albümündeki enerjiyi şarkıcıdan beklemek pek mümkün değil; çünkü zamanla birlikte giderek parçaların temposunun düştüğü ve Mraz’ın artık bu yönde yol almak istediği çok açık. Buna rağmen albüm genel anlamda değerlendirildiğinde ise “Yes!”i oluşturan bu tarzdaki hafif ve samimi parçalar gerçekten insanı boğmayacak rahat bir şekilde, keyifle dinlenecek yapıda olmuş. Albümde birbirine benzeyen birçok parça bulunsa da aslında albüm tamamen dinlenildiğinde bu benzerliklerin birbirini tamamladığı ve aslında şarkıların ahengin birer parçaları olduğu fark ediliyor. Bu nedenle de kolayca dinlenebilen ve rutine rağmen ilginç bir şekilde insanı sıkmayan bir albüm.



            Albümün ön plana çıkan parçaları olarak intro ertesinde albümün açılışını yapan “Love Someone” dikkat çekiyor. Aynı zamanda çıkış parçası olarak belirlenen parça, albümün geri kalanı için dinleyiciye fikir de veriyor. Hemen ardından gelen “Hello, You Beautiful Thing” ise akılda kalıcı nakaratıyla müzikseverleri yakalıyor. Sonrasında “Long Drive”da Jason Mraz, uzun bir yolculuk sırasında kız arkadaşıyla sırf daha fazla süre birlikte kalabilmek için ondan arabayı yavaş kullanmasını sakince rica ediyor. Ardından “Everywhere” ile tempoyu yükselten şarkıcı, kelime oyunlarıyla dolu şarkı sözleri ve enerjik melodisiyle ilk albümlerini anıyor. Aslında belki de bu şarkı tadında birkaç parça daha olsaydı albüm gerçekten çok daha dolu bir karaktere sahip olacaktı. Bunların yanında “Quiet” gitarları ve çoklu vokalleri, “3 Things” James Blunt parçalarını andıran düzenlemesi ve “You Can Rely On Me” de John Mayer’ın “Continuum”daki işlerine benzeyen yapısıyla öne çıkan diğer parçalar oluyorlar.







            Ünlü indie-folk grubu Bright Eyes’ın değişmez parçası ve Conor Oberst’in yakın dostu Mike Mogis, albümde Mraz ile birlikte prodüktörlük görevini üstlenen bir diğer isimdi. Onun bu albümde bulunması da “Yes!”in temposunu düşük düzeyde tutan bir başka sebep olabilir; çünkü Mogis de kariyeri boyunca genelde akustik projelerde bulunmuş bir isim. Ancak bu enerji düşüklüğünün dışında albüm, özellikle sanatçıyı “I Won’t Give Up” ve “Lucky” gibi slow parçalarla tanıyan müzikseverler için beklentileri karşılayan, genel anlamda ise yine içinde birçok orta tempo hiti barındıran kaliteli bir Jason Mraz eseri. Bu nedenlerle albümün adına da ithafen “evet!” demek gerekir, tavsiye edilebilir bir albüm: “Yes!”